|
|
|
|
TÜRKÜN KİMSEYE KÜSME LÜKSÜ YOKTUR ÖNSÖZ Kelimelerin zulmüne uğrama ihtimali, bilim adamlarının kaçındığı en önemli korkudur. Dilin, felsefenin ve bilimin bu zulümden kurtulabilmesi, kelime, değim, tanım ve terkiplerin, ilmi literatüre uygun ve standart kullanılmasına bağlıdır. Aynı ifadeleri kullanmalarına rağmen; Kızgın vurgu ve ses tonu değişikliklerinin bile itilaflara, hatta cinayetlere varan neticeler doğurduğuna sık sık şahit oluyoruz. Günümüzün Türkiyesinde örnek olarak alırsak; "Laik" veya "Etnik" kelimelerinin genel literatüre uygun kullanılmaması, iyiniyetle yahut artniyetlede olsa büyük itilaflara hatta can kayıplarına sebep olmaktadır. Bu çalışmamda " ETNİK" kelimesini açmaya çalıştım. Etnoloji, tarih bilimi ile bağları, iki grup insan arasında etnik farklılıkların ollup, olmadığına dair kriterler, bu kriterler (Ölçü) içersinde tarih, sosyoloji gibi bilim verileride kullanıldığında elde edebildiklerimi sunmaya çalıştım. Bilim adına hiçbir iddia taşımam mümkün değildir. Yazım alıntı ağırlıklı olup, bu arada yorum ve düşüncelerimi aktarma cesaretini göstermekten kendimi alıkoyamadım. Bu konuda okuyanların hoşgörüsüne sığınıyorum. Konunun odak noktası olarak Türkiye söz konusu edilirken yakın ve uzak coğrafi ve tarihi çevreleri, bu geniş çevrede insanoğlunun ilişkilerini, derleme, araştırma, yorum gibi araçları kullanarak açıklamaya çalıştım. Faruk Ertunç AÇIKLAMA Türk gerçeği çok iyi anlaşılamadığı sürece, kavram ve anlam kargaşasının sebep olduğu olumsuzluklardan kurtulamamak, ülkemize can ve mal kayıpları ile sosyal erezyon gibi, yüksek maliyetler getirmektedir. Kolayına kaçmadan geçmişi irdelemenin gerekliliğini ve önemini milli tarihimizde ilk defa büyük ATATÜRK dile getirmiş, gençlerimizin büyük tarihimizi öğrendiğinde; Gururla dolu olarak daima daha büyük işler başaracaklarını belirtmiş, Türk Tarih Kurumuna ve Türk Dil Kurumuna vasiyeti niteliğinde; Çin ve Hint kaynaklarının, Hazar Denizinin Kuzeyi ve Güneyinden Türk göçlerinin araştırılması görevini vermiştir. Dil açısından yeterli araştırmaların yapılmaması, son dönemde ülkemizin Tacikistan'a gerekli ve yeterli ilgiyi göstermemesine sebep olmuştur. "İRAN " Ari devlet manasına geliyor ise, İran kelimesinin ne zaman türetildiğini araştırmak gerekir. Yoksa tarihin her döneminde bu topraklarda sadece Türk Devletleri vardır. Bu gerçek açıklık ve netlik kazandığında; Türk ve İran devletlerinin arasında halen mevcut olan yakınlık, gerçek bir kardeşliğe dönüşecektir. Gene araştırmalar sürdürüldüğünde, Kafkaslar ve zaman zaman bazı ülkeleri ile soğukluk yaşadığımız tüm balkanlarda kardeşlik ve dostluk rüzgarları esecektir. Belkide Akaların torunlarını çok çok seveceğiz. İlmi araştırmalara dikkat ve önem verdiğimizde; Genetik bilimin verilerine kucak açarak, sadece kan tetkikleri ile, Kürtlerin ve Türklerin soy birliğine ulaşabileceğiz. YUSUF SARINAY'ın Atatürk'ün Millet ve Milliyetçilik Anlayışı adlı kitabında, Atamızın Coğrafya ve ırk ile ilgili düşünceleri aynen alınmış. "Türk Milleti Asyanın batısında ve Avrupanın doğusunda olmak üzere kara ve deniz sınırları ile ayırt edilmiş, dünyaca tanınmış büyük bir yurtta yaşar. Onun adına Türk vatanı derler (Türkeli). Türk yurdu daha çok büyüktü.Yakın ve uzak zamanlar düşünülürse, Türke yurtluk etmemiş bir kıta yoktur. Bütün dünyada; Asya, Avrupa, Afrika Türk atalarına yurt olmuştur.. Fakat bugünkü Türk milleti, varlığı için bugünkü yurdundan memnundur. Çünkü derin ve şanlı geçmişin, büyük kudretli atalarının mukaddes miraslarının bu yurttada muhafaza edilebileceğinden, o mirasları şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla zenginleştirilebileceğinden emindir Türk milletinin her kişisi, birtakim farklarla ve fakat umumi surette birbirine benzer. Bazı yapılış farklarını ise tabi (doğal) bulmak lazımdır. Çünkü Mezopotamya, Mısır vadilerinden başlayan malüm (herkesçe bilinen) tarihten evvel Ortaasya, Rusya, Kafkasya, Anadolu, dünkü ve bugünkü Yunanistan, Girit, Romalılardan evvel orta İtalya (Etrüskler), velhasıl Akdeniz sahillerine kadar yayılmış ve yerleşmişve bu başka başka iklimlerin tesiri altında, başka başka cinslerle binlerce sene yaşamış ve kaynaşmış bu kadar eski ve bu kadar büyyük bir insan cemiyetinin, bugünkü çocuklarının tamamı tamamına birbirlerine benzemeleri mümkünmüdür?.. Türk kavmini yalnız bir noktada, iklimi dar bir mıntıkada belirmiş zannetmek doğru değildir.Bu büyük Türk topluluğunu oluşturan unsurların yapıları arasındaki fark büyük olmamakla beraber, kökeninin genişliği, nüfusun çokluğu düşünülünce, Türk kavimlerinin aralarındaki manevi bağlılığın gevşek olması ve çeşitli adlarla, çeşitli roller oynaması tabi görülür. Bu sebepledir ki tarih; olaylarını yazdığı kıavimleri nerede, nasıl ve ne sı4fatla tanıdıysa o şekilde yazmıştır. Böyle olmakla beraber, bugünkü Türk milletinin esası, aynı kökün, aynı uzun geçmişin tesbit ettiği belirli tiptir. Türk tipi... Türk milletini yapan insanların tarihleri birdir. Türk kavmi çok büyük bir sahada vücut bulmuş aile, boy ve aşiretlerin birleşmesi ile büyük bir camia vücuda getirmiştir." Gene aynı kitabın bir başka bölümünde M.Şerif Fırat'a dayanarak Doğu Anadolu aşiretleri ile ilgili şu bilgileri vermektedir. Binlerce yıllık bir sosyal ve iktisada ait kelimeler asli kelimelerdir, ve o toplumun aslını, ırki menşeyini gösterir. Göçebeliğe, özellikle aile ve zıreet hayatına ait çok sayıda Türkçe kelime, Doğu Anadolu aşiretlerinin türk olduklarının delilleridir. Bu konuda yapılan araştırmalardan örnekler verecek olursak; "Min", ben-benim ve ım, im anlamlarını veriyor. Azeriler, Kazaklar, Kırgızlar, Min yerine "Men" derler. Tatarlar "Mın" ı aynen ve aynı anlamda kullanırlar. "Minaleki pis ü pohil". "Pis ve kirli çocuk " demektir. Türkçe pis ve Farsça kelimelerden meydana gelmiştir. "Yeg heybe para", bir para heybesi demektir ki, yalnız yeg kelimesi farsçadır, Türkçe tek kelimesi ile eş anlanlıdır. "Kura paşa", paşanın oğlu demektir. Kura farsçadır. Diğer taraftan, Diyarbakır ile Ergani arasındaki bölgedeğ yaşayan Neslihan oymağında Lor kelimesi, Lor peyniri anlamına gelmektedir. Çin belgeleri bu kelimeyi eski Türklerin aynı anlamda kullandıklarını gösteriyor. Yine Kürtçede kon kelimesi Türkçede çadır anlamına kullanılır. Kon, konmak kelimesinin mastarından yapılmıştır. Aşiretlerin kullandığı Türkçe kelimelerden bazıları şunlardır; Boğa, dane(Dana), Deveye(Deve), koçlu baran veya baran (boynuzlu büyük koç). Karakoyunlu hükümdarının bu ünvanla anıldığı bilinmektedir. Kavır veya toklu (yörüklerin toklu dediği bir yaşındaki koyun), havut (yörüklerin deve semerine verdikleri isim), kamış (havudunh içine konulan ot), kaşavi (kaşağı) , zengi (özengi), dibek, tave (tava), kahve ocak (kahve ocağı), tave kahvi (kahve tavası), döşek(yatak), helke(yörüklerin helke adını verdikleri bakır bakraç), çörek, kara sabanın parçalarına verdikleri iki isim(ok ve kılıç), eji(incir), erik, çay, şeker, hatun (soğdakçada da kadın), bey, ağa, oba gibileri. M.Şerif Fırat, Doğu Anadolu konuşmalarında sıkça gördüğü örnekleri şöyle sıralamaktadır; satlık, sat, salık, kalın, yanık, çalık, karaç, kançık, kahbe, kop, koşma, kat, kab, kaz, kurnaz, kavas, kayış, sağdiş, dal, dalda, damar, demli, dönek, maskara, tencere, teker, şor, bor, çeper, çığ, çğır,dernek, merak, tezek, ipek, kelek, pertek, terek, ölçek, çuval, çavdar, ambar, boz, koz, söz, bora, biçim,içim, seçim, sorgu, burgu, sürgü, suna, turna, güvercin, ördek, gerdek, melek, yaman, sülük,çar, kent, gedik, hedik, cirit, çil, çimen gibi... Bazı saplantılı çevrelerde; Türkler Anadoluya 1000 yıl önce geldiklerinde, Anadoluda Kürtler vardı ifadesi, ayrılık savlarını güçlendirme çabalarıdır. Yoksa Orta Asya göçleri M.Ö.35.000 senesinden beri vardı. M.Ö.10.000 yıllarından itibaren yoğunlaşarak, yakın çağa kadar devam etmiş,günümüzdede belirli bir yoğunlukta devam etmektedir. M.Ö.2.500 yıllarındada Türk ismi ile Türkler Anadolu ve Trakya topraklarında vardılar"Traklar". Başka isimlerlede dünyanın bir çok yerinde oldular. Günümüzde kullanılan baba, çocuk Hititçe, karşılıkları Ata, oğlan Türkçe olmak üzere tümüde giünümüzde kullanılmaktadır. Dr.Rızı Nur; Türk etkisinin uzak Avrupadaki izlerinden bahsederken, "İspanya hududunda Sen Jan de Luz, Basklı halktan meydana gelmiş. Burada pansiyoncu kadına sekiz kelime sordum. Çünkü dilleri bana Türkçe gibi geldi. Sekiz kelimeden üçü Türkçe çıktı. Anaya ana, babaya ata, güneşe gün diyorlardı. Arabaları bizim kağnıların aynısı. Bir otokara bindik. Bir çocuk bilet satıyordu, bir müşteri umursamadı, hayda diye bağırdı çocuk. Buda Türkçe "haydi".... Kürtçe ve Türkçe konuşan aşiretlerin kültürleri; sosyolojik anlamda " Tüm Türk toplumunun" ayrılamaz parçalarıdır. Büyük Atatürkün igstediği anlamda "Yazının icadından öncede, sonrada Avrupada Türkler "konusuyeterince insanlık ortamına çıkarılabilseydi; Türkiyenin devamlı gündeminde olan "Avrupa Birliğine" tam üyeliğimiz önemli ölçülerde kolaylaşırdı. Faruk Ertunç İNSANLIK ÜZERİNE Tarih öncesinde,yani yazının icadından önce yaşayan insanları incelemek, somut neticeler çıkarmak,Tarih biliminin sınırları dışındamı kalır?... Sorunun cevabı herhalde, Tarih öncesi insaınının incelenmesi, verilerin bulunması ve açıklanmasıda belirli ölçülerde Tarih biliminin sınırları içersinde yer alır. İlk insanların gelişşmeleri, insana ait ,onu konu edinen bilim dalları çok çeşitlidir. En yakın olanları: -ANTROPOBİYOLOJİ: Yeryüzü üzerinde ve zaman içersinde insanlarda görülen biyolojik farkların ve çeşitlerin,çeşitliliğin incelenmesi (Fiziksel ve Biyolojik Antropoloji). Biyoloji bilimleri ile insan bilimlerinin kesiştiği noktada yer alan antropoloji,bireylerin yada toplulukların, molekül, hücre, doku ve tüm organizma düzeyindeki biyolojik çeşitlenmelerini ve farklılıklarını inceler. Antropoloji, genetik çeşitliliğin, farklar üzerinde ve çevrenin çeşitli koşullarının genetik belirti (Fenotip) üzerinde ne ölçüde rol oynadıklarını belirlemeye çalışır. Ayrıca, biyolojik olanla, kültürel olan ve insan toplulukları ile bunların çevresi arasındaki çok sayıda etkileşimi, biyolojik açıdan meydana çıkarmaya çalışır. Böylece insan çevrebilimin inceleme konusu olmaya yakınlaşır. Topluluklar genetiğinin ileri sürdüğü yasaları temel alarak,bireylerde ve topluluklarda görülen genetik çeşitliliği açıklamaya çalışır. ANTROPOBİYOLOJİ nin canlı üzerinde incelediği öznitelikler, bütün biyolojik çeşitlenme alanını kapsar. Bu öznitelikler, basit bir genetik yasa tarafından belirlenmiş özellikleri, ve genler ile çevre arasındaki etkileşim tarafından belirlenmiş, ayırt edici özellikleri içerir. Basit bir genetik yasa tarafından belirlenmiş özellikler bakımından, genotiplerin sıklığı, durmadan büyüyen kandaş gruplar sistemi bakımından, olduğu gibi hesaplanır, hesaplanabilir, yada kestirilebilir. Genlerin genetik belirlenimi ise, kesin olarak bilinmemektedir. Parmak dermatoglifleri gibi nitel olarak sınıflandırılan özellikler vardır. Ter bezlerinin yoğunluğu gibi sayıya dökülebilir özellikler, dış boyutlar, kan sayımı, fizyolojik dayanıklılık gibi sürekli bir ölçeğe göre ölçülen özelliklerde vardır. Canlı bireyler antropobiyolojisinin pek çok uygulama alanı olduğu söylenebilir. Eğitim, çalışma, spor, hazırelbise yapımı, sağlık koruma ve özel çevre koşullarına uyarlanma gibi. Çoğu zaman ancak iskelet halındeki insan kalıntıları üzerinde incelenen öznitelikler dizisi, ister istemez çok daha sınırlıdır. Antropobiyolojinin bir dali olan insan "insan paleontolojisi yada paleantropoloji; Geçmişteki insan ve bu insanın etkinlikleri ile çevresi üzerine toplayabildiği bütün ögelere dayanarak,insan soyunun geçmişini yeniden kurmaya çalışır. Bu bilim, araştırmalarını, insanla,hala yaşayan öteki primatlar arasındaki anatomik ayırt edici özelliklerin (Karşılaştırmalı Karyotipoloji), genomların yada genlerin tümünün karşılaştırılmasınada dayanır. -ANTROPOGRAFİ:Bireyler ve insan toplulukları arasındaki biyolojik farklılıkların incelenmesi. -ANTROPOKLİMATOLOJİ:İklimin insan üzerindeki etkilerini inceleyen bilim.ANTROPOLOJİ: 1)insan ve insan gruplarının incelenmesi. 2)Kültürel antropoloji. Bir grubun,toplumsal yapıların temeli olarak düşünülen ve kişilikle olan,ilişkileri açısından ele alınan inançlarının ve kültür kurumlarının incelenmesi. -İKTİSADİ ANTROPOLOJİ:Çesitli iktisadi sistemlerin karşılaştırmalı kuramsal incelenmesi(iktisat bilimi özellikle modern sanayii toplumlarının incelenmesinde yoğunlaşırken, iktisadi antropoloji, iktisat bilimini, genellikle etnolojinin inceleme konusu olan toplumlara uygulamak ister). -SİYASAL ANTROPOLOJİ: toplumlardaki siyasal iktidarın kurumlarının ve işleyişinin incelenmesi. -TOPLUMSAL ANTROPOLOJİ:Bir grubun yapılarının incelenmesi (bu terim yaklaşık olarak kültürel antropoloji ile eşanlamlıdır ve sıssıkta onun yerine kullanılır). 1855 yılında Paris' teki doğa bilimleri müzesinde dünyadaki ilk antropoloji kürsüsünü kuran Armand de Kuatrefages de Breau,bu bilgi dalını,insanın doğal tarihi olarak tanımlıyordu.Pariste bir antropoloji laboratuarı,bir antropoloji okulu,ve bir antropoloji derneği kuran çağdaşı Broca gibi Breau'da, biyoloji ve tıp alanında çalıştı.Ama o dönemde antropoloji, insana ilişkin incelemenin, nüfusbilim, töreler, dinler, zihinsel yetenekler ve duygusal eğilimler gibi öbür yönlerinide kapsamaktaydı. Zamanla kıta Avrupasında, antropolojinin bu yönleri, etnoloji ve tarih öncesinin incelenmesi gibi özel dalların konusu olmaya başlayınca, terimin anlamı biyolojik yönle sınırlandı. Daha yakın bir geçmişte anglosakson etkisi ile antropoloji,kıta Avrupasındada geniş anlamını yeniden kazanmaya yöneldi ve antropolojiyi oluşturan çeşitli dallarda bir niteleme ile belirtilir oldu. Fiziksel yada biyolojik antropoloji (Bu konu ile ilgilenen uluslararası dernek kurucuları tarafından 1967 tarihinde antropoloji olarak adlandırıldı) ve toplumsal ya da kültürel antropoloji. Klasik etnoloji kavramının yerini daha kapsamlı bir kavram olan toplumsal ve kültürel antropoloji kavramının alması,bu insan biliminin,olgular düzeyinde gerçekleştirdiği derin bir evrimi de getirir. Antropolog için, bundan böyle kavramsal kategori düzeyinde olduğu gibi,grup içindeki bireylerarası ilişkiler düzeyinde de "uygar insan" ile "ilkel insan" arasında bir fark yoktur. Nitekim "ilkel " sözcüğü, uzmanların sözcük dağarcığında artık görünmez olmuştu.Söz konusu farkın ,adım adım ortadan kaldırılması,yöneldiği nesnesiyle değilde, yöntemiyle(Dikotomi) batılı düşünceye yakın olan "yaban" denilen düşünce konusundaki genel bir kurama bağlı çalışmalardan (Cloude Levi-Straus.Yaban düşünce"la pansee Sauvage")çok,araştırma alanını genişletme girişimlerinin sonucudur. Bu olgular, bir yandan insanoğlunun ve insan grubunun tanımındaki değişikliği, öte yandan da etnografya verilerinin gözlenme ve işlenme yöntemlerindeki değişikliği dile getirir.Böylece, oluşturulan kuramlar düzeyinde olduğu gibi, ruhbilim, pedagoj(Margaret Mead), psikanaliz (Abraham Kardiner), dilbilim(Edward Sapir, Levi-Straus) gibi yerinde uygulanan gözlem yöntemleri düzeyindede,ilerlemelere özellikle bilim dalları arasında araştırmaların yol açtığı söylenebilir. Bununla birlikte,toplumsal ve kültürel antropoloji,yakınlaşma eğilimi gösterdiği toplumbilim gibi bir bilim olamadı.Araştırmacıların ortak bir sözcük dağarcığı kullandığı alanlar pek az sayıdaydı (Akrabalık terimleri terminolojisi). Kuramsal sorunlar, bütünlüğü içinde gözlemlenen toplum gerçekliğine oranla çok dağınık olarak gelişmekteydi. Daha 19.yüzyıldan başlıyarak girişilen ciddi monografi çalışmalarının sayısı ne denli kabarık olursa olsun,bunlar,matematik modeller kullanılmasına ve herhangi bir bilimsel genelleştirmeye olanak vermedi. Kısacası, araştırmalar türdeş olmaktan çok uzaktır. Genel kuramlar; Düşüncelerini, Argonauts of the Western Pacivic'ten(1922) başlıyarak ölümünden sonra yayınlanan A.Seientific Teory of Culture (1944) adlı yapıtına değin bir dizi kitapta açıklamış olan Bronislaw Malinowski,işlevsellik kuramının kurucusudur. Robert Lewis her halkın kültür bütünlüğü içersinde toplanmış olan ögelerin nedenleri, bağının ne olduğunu akıl ile saptamanın imkansızlığını ileri sürerek, Malinovski'nin işlevselciliğini en sert biçimde eleştirenlerden biri oldu. Alfred Radoliffe-Brovn'da,"işlevselci" olarak sınıflandırılmak ile birlikte ,kültürel olandan çok toplumsal olana önem vererek, toplum bilimle etnolojiyi yakınlaştırmaya yönelen akıma bağlandı. Allah kainatı ve dünyayı yarattı. Semavi din inancına göre Adem, sonrada Havva dünyanın ilk insanları oldular. Darvin'in gelişim teorileri ile din inancına göre ilk insanın dünyede görülmesi birbiri ile çelişir gibi görülsede,bu satırların yazarı, yüce yaradanın; Darvinin gelişim safhalarının en ucunda mükemmelleşen insan cesedine Ademin ruhunu vermiş, böylece ilk insanları yaratmışta olabilir, yahutta dünyada gelişime tabi olmadan kendi insan cesetleri ve ruhları ile birlikte yeryüzüne indirmişte olabilir. Bu düşünce tarzlarını karşılıklı red etmek veya karşı çıkmak yerine;yüce yaradan istediği her yöntemle yaratmaya,meydana getirmeye gücü yetendir demek gerekir. İnsanoğlu yaratıldıktan sonra dünyanın her tarafına dağıldılar. Bazı bilim adamlarına göre(genel kabul bu yöndedir); ilk insanlar Afrika kıtasında ortaya çıktılar. Buradan dünyanın değişik yerlerine dağıldılar.Her kıtada ve her kıtanın değişik bölümlerende iklim farklılıklarının, buna bağlı olarak bitki çeşitlerinin farklı farklı olması, ısı farklarının, yağışların insanlar üzerindeki etkileri, insanların genel yapılarında (fiziksel,kültürel) farklılıklar oluşturmuştur. Ekvatora yakın insanların renklerinin güneşe fazla muhatap olmaları nedeniyle esmerin değişik tonlarında olduğu,Kuzeye gidildikçe aksi sebeple beyazlaştıkları görülür. AVRUPADA İNSAN Bu günkü Almanya'nın Neondertal vadisinde görülen ve buradan Avrupaya yayıldıkları anlaşılan Avrupadaki ilk insanlar, Neondertal tipi insanlar olarak adlandırılırlar. Sebebi bilinmeyen gırtlak-boğaz yapılarındaki araz (bozukluk);Birbirleri ile iletişimi ideal ölçülerde gerçekleştirememeleri sonucu,yaşamalarını devam ettirecek,giyinme,barınak, beslenme gibi ihtiyaçlarını, gerekli mükemmellikte üreterek giderememişler,Neolitik (cilalı taş devri) çağ başlarında Avrupada görünmez olmuşlardır. Fransanın Kromagnun kayalıklarında iskeletlerinin bulunmasından dolayı "Kromagnun" adı verilen Homosepiyensler daha sonraları Avrupada görüldü. Kendinden önce gelen ve mağara devrini yaşayan "Homosepiyens"lere barınak yapmayı, hayvanları ehlileştirmeyi, tarımı öğrettiler. Orta boylu, kuvvetli yapılı vu insanları bazı kaynaklar, Doğudan gelen Türk tipi insanlar olarak nitelendirmektedirler. Bazı bilim adamlarına göre Neondertal tipi insanlar bütün kıtalarda vardır. Avrupada araştırmalar fazla olduğundan, diğer kıtalar yeterince incelenmediğinden, Avrupada ilk görülen insan tiplerinden biri olarak kabul edilmişlerdir. Neondertal tipi insanlar, Homosepiens'lerden önce Avrupadan ve bütün dünyadan adeta silinmişlerdir. HİNDİSTAN TARİHİ VE ETNOLOJİSİ Coğrafi yapı itibariyle üçgen şeklindeki Hindistan,Güney Asyanın Dekkan yarımadasında yer alır.Tarihi M.Ö. 4.000 yılına dayanır.Kent uygarlıkları görülür. M.Ö. 1.500 yıllarına doğru Orta Asyanın bozkırlarından göçüp gelen göçebe toplulukları, tıpkı Batı Avrupa ve Akdeniz kıyılarına indikleri gibi,Anadolu ve İran platolarınada yerleşmeye başladılar. Aralarında Sanskritçe adı verilen bir dil konuşan ve hayvancılıkla uğraşan beyaz ırka mensup bu insanların bir bölümü,himalayaları aşarak Hindistana girip,İndüs Medeniyetine son verdiler. Ariler adı verilen bu göçebe topluluğun sosyal yapısında üç temel sınıf göze çarpmaktaydı: Askerler, Rahipler ve halk.İktidar yetkileri,yaşlılar konseyi ve hür vatandaşlardan oluşan bir meclis tarafından sınırlanan,asker kökenli bir kabile şefinin elinde idi. Zamanla gelişen ve genişleyen kabileler yerlerini krallıklara bıraktılar ve iktidarın babadan oğula geçtiği bir dönem başladı.Bu arada konseylerle meclisler,önemlerini korumaya devam ediyorlardı. Aynı dönemde önceleri yerli halkı beyaz ırktan ayırmak,daha sonrada Ariler arasında bir sınıflandırmaya gidebilmek amacı ile,sosyal kapsamlı bir Kast sistemi yürürlüğe girdi. Halk dört ayrı sınıfa bölünmüştü.Büyük çoğunluğunu "DASA" (köle durumundaki yerli halk) kökenli olan "Çudralar" meydana getirmekte idiler. Arilerden oluşan öteki sınıflar ise"VAİÇYA" (Burjuvalar), Brahmanlar (Rahipler), ve "Kahatriya"(Soylu askerler) di. Sistem değişmez bir yapıya sahip bulunuyordu. Kişi hangi kastta doğarsa yine o kastta ölürdü. Farklı sınıflar arasında evlilik yasaktı. Bu kurala uymayanlar toplum dışına itilerek sosyal saygınlıklarını yitirirler ve "PARYA" (Kast dışı ) olarak kabul edilirlerdi. Ariler M.Ö.800 yılına doğru yazıya geçtiler."Brahmi" adı verilen bu yazı,Sami alfabesinden kaynaklanmaktaydı. Brahmanların zamanla, Kahatriyalar aleyhine belli bir etkinlik kazanmalarından sonra, çoktanrıcılık yerini üç temel tanrıya bıraktı: Brahma (Dünyanın yaratıcısı), Vişnu (inananların koruyucusu) ve Siva (bereket sembolü). Brahmancılığın temelinde ruhun bir başka bedende yeniden dünyaya dönme düşüncesi yatmaktaydı (Ruhun göçü - Reankarnasyon). Buna göre, daha önceki yaşamlarında iyi davranışlar içinde bulunmuş olan kimselerin ruhları daha yüksek, kötü davranışlar içinde bulunanların ruhları ise dahha aşağı bir varlığın bedeninde ortaya çıkacaktı.Bu dönemde SAKYA kabilesinin liderinin Siddharta adlı bir oğlu oldu (M.Ö.566 ).Bulunduğu sınıfın gereği iyi bir eğitim gören Siddharta,16 yaşına bastığında bir prensesle evlendirildi.Rahat bir yaşam sürdü.30 yaşına geldiğinde kafasında metafizik ile ilgili bir sürü cevaplanmamış sorular bulunuyordu.Bunları açıklığa kavuşturmak üzere 6 yıl boyunca ıssız bir ormanda inzivaya çekildi.6 yılın sonunda "Buddha" yani bilge (Tanrının ilhamını almış kişi) olmuştu. Budizme göre acının kaynağında dünya nimetlerinden yararlanma yatmaktaydı.İnsan ancak bunlardan uzaklaşarak selamete ulaşabilirdi. Kastlar arasında ayırım yapmayan bu din, bu yeni din; Yoksul kesimi olduğu kadar, toplumun üst katmanlarınıda etkisi altına almakta gecikmedi.Bunlardan biride Ganj vadisinde zengin tarim ve ticaret merkezlerinden biri olan MAGADHA 'nın efsanevi kralı Binbisara idi. Bu dönemde bölgede çok sayıda Budist tapınağı inşa edildi.Bu arada İndüs vadisinde bulunan bir başka kırallık olan Gandara,Pers kralı 1. Darius (521 -486) devrinde Satraplık haline getirilmiş bulunuyordu.3.Darius (M.Ö.335-330) 'u yenen Büyük İskender, Akamanışlar sülalesine son vererek Hindistan üzerine yürüdü.M.Ö. 326 da muzaffer bir eda ile Gandara'nın başkenti Teksilaya girdi.5 yıl sonra Masada tahtına geçen MAURYA sülalesinin kurucusu ÇANDRAGUPTA, sınırlarını İndüs vadisine kadar genişletti. M.Ö.303 te Soleikos Nikadoru yenerek,bugünkü Afganistanı ele geçirdi.Kendisinden sonra tahta geçen oğlu Bindusara devrinde,Dekkan İmparatorluğa bağlandı.Bunu Aşako devrinde,yarımadanın Doğu kıyısında Kalinga'nın fethi izledi. Savaşın dehşetinin AŞOKA'yı Budizme yöneltmesi sonucu,kral ülkeyi Budizmin şiddete karşı çıkan politikası doğrultusunda yönetmeye başladı.Aşoka'nın M.Ö.232 tarihinde ölümünden kısa bir süre sonra BAKTRİYAN'lı Yunanlılar (Hindistanın Kuzey Batısı) Afganistanı işgal ederek İndüs vadisine kadar ilerlediler.Bu arada Kalinga Maurya İmparatorluğunun boyunduruğundan çıkmış bulunuyordu.Hindistan,tarihinin en karanlık günlerini yaşamaktaydı.İskitlerin M.Ö.1.yüzyıldaki istilasını,100 yıl sonra KUŞANLAR'ın saldırısı izledi. Kuşanlar zamanında misyonerlerin görevlendirilmesi ile Budizm,Orta Asya ve Çin'de geniş yığınları etkisi altına almayı başardı. Kuzeybatı Hindistan 5.yüsyılda yeni bir istilaya sahne oldu ve M.S. 475 -534 yılları arasında bu kez Hunların egemenliğini kabul etti. Daha sonraları hızla gelişmeye başlayan İslamiyet; A rap yarımadasından sonra Mısır, Suriye, Mezopatamya ve İran'ı etkisi altına almış bulunuyordu. Uzun süreden beri Hindistan ile sıkı ticari ilişkilerde bulunan Araplar M.S. 712 tarihinde Sind'i zaptetmekte gecikmediler. Arap istilasının aşağı İndüste durdurulmasına rağmen,İslamiyetin Hindistan'ın Kuzeybatı sınırında yayılması, daha sonra askeri harekatları bir hayli kolaylaştıracaktı.Bağdat halifesinin devrilmesi sonucu Hindistandaki Arap egemenliğinin yerini Orta Asyadan gelen Türkler aldı.Afganistanın Gazne kentini ele geçirerek burada M.S.963 tarihinde bir devlet kuran Gazneliler, Pencap bölgesini istila ederek Ganj ve İndüs vadilerine kadar ilerlediler.Hint orduları bu yeni istilacılar karşısında bozguna uğramaktan kurtulamıyor, Gazneliler önlerine çıkan her engeli yerle bir ediyorlardı.1173 tarihinde Gaznelileri yenen Gurlular, Sind ve Lahar bölgelerinde müslümanlara boyun eğdirdiler.Hind kralları birleşik bir ordu kurmalarına rağmen 1192 tarihinde Muhammet Guri'nin düzenli orduları karşısında tutunamadılar. Bunun sonucunda, Delhi, Ranthambor, Benares gibi bütün büyük kentler Türklerin eline geçti. Bengal'in 1201 tarihinde fethi ile yarımadanın Kuzeyi bütünüyle Türk hakimiyetine girmiş oluyordu.Muhammet Guri'nin ölümü ile ( 1206 tarihinde) iktidar Delhi Sultanlığına geçti.Cengiz han ve daha sonra Timur saldırıları,Delhi Sultanlığının değişik kırallıklara bölünmelerine sebep oldu.İki farklı kültürün (Hindu-İslam) Bengal'de bir araya gelmesi sonucu olağanüstü mimari örnekler gerçekleştirildi.Mahabarata ve Ramayana gibi Sanskritçe kaleme alınmış olan eserler Bengal diline çevrildi. Kandehar, Gucerat gibi krallıklar İslam kültür ve medeniyetinin merkezi haline geldi. Cengiz han ve Timur soyundan gelen Babür han ,Kabil'den yola çıkarak güneye bir sefer düzenledi ve 1526 tarihinde Müslüman Hint-Türk İmparatorluğunu kurdu. Babür han'ın o dönemin en etkili silahı olan Türk-Moğol tipi yaylarla donatılmış ordusu, Delhi Sultanlığının iyice zayıflamış olan ordusunu Panipat meydan savaşında yenerek, İmparatorluğun sınırlarını,Afganistan'dan Ganj vadisine kadar genişletti. 1556 tarihinde ölümünden sonra yerine geçen torunu Ekber Şah zamanında,Ekber Şahın yayılma politikası en büyük tepkiyi,islam akınlarına karşı direnen Hindu dinini muhafaza etmeyi başarmış Racput prensliklerinden gördü. Ekber Şah askeri konularda olduğu kadar politik açıdanda büyük bir zekaya sahipti.Bu nedenle egemenliği altına aldığı Hindu prensleri dinlerinde serbest bırakarak,onları orduda üst kademelere atamaktan çekinmedi. İmparatorluğun sınırları Kabil'den Bengal'e,Keşmir'den,Kistna'ya kadar uzanıyordu.Bu dönemde Taç Mahal (1632),Delhi Kraliyet sarayı(1638), Agra(1644) ve Delhi Camileri (1648) gibi Hint-Türk sanatının ürünleri olan sayısız mimari eser inşa edildi.İmparatorluk sınırları 1658 tarihinde başa geçen Evrenzib zamanında Dekkan'ın müslüman prenslikle rine kadar yayıldı.Onun devrinde yarımadanın tamamı kontrol edilebiliyordu.Bu , yıllar dan beri gerek Hindu ve gerekse müslüman kralların tek amacıydı.Evrenzib'in 1707 tarihinde ölümünden sonra taht kavgaları başladı.Yönetimden uzaklaştırılan ve ağır vergiler altında ezilen Hindular,Hint-Türk İmparatorluğunun boyunduruğundan kurtulmaya çalışıyorlardı.Hindu-islam karışımı bir tarikatın üyeleri olan Sihler (Gurular), liderleri Govindsingh komutasında Pencap'ı işgal ettiler.Portekizler,Fransızlar,İngilizlerin ticari sömürge amaçlı rekabette İngilizler üstünlük sağladılar.1858 tarihinde Hint-Türk İmparatorluğunu yeniden kurmayı amaçlayan bir isyan,İngiliz güçleri tarafından sert bir biçimde bastırıldı.Bu tarihten sonra yönetim bütünüyle İngilizlerin eline geçti.Kraliçe Viktorya 1876 tarihinde Hindistan İmparatoriçesi ilan edildi.Bu statü yeni bir bağımsızlık hareketi başlatan Gandi'nin 1947 yılında ülkeyi özgürlüğe kavuşturmasına kadar kesintisiz devam etti. ÇİN TARİHİ VE ETNOLOJİSİ Çin,günümüzden 5.500 yıl önce Neolitik çağ başlarında,Huang-Hu havzasındaki verimli topraklarda tarım ile uğraşan kabilelerle meskundü. Geçimlerini genellikle avcılık ve balıkçılıkla sağlayan bu insanlar darıyla beslenirler, domuz yetiştiriciliği ile uğraşırlardı.Başlıca endüstri dalı çömlekçilikti.M.Ö.2.500 yılından itibaren Buğday ve Çeltik ekimine geçilerek,büyük ve küçükbaş hayvan yetiştiriciliğine başlandı. Bunlara kümes hayvanlarıda dahildi.Yer yer ipekböcekçiliği ile uğraşanlara rastlanırdı. Çömlekçiliğin en gelişmiş olduğu yöreler,Yang-Chao ve Long- Chan gibi yerleşim bölgeleri idi. Buralarda kırmızı ve siyah zemin üzerine desenli kap kacak modelleri üretilirdi.Long Chan medeniyeti bu üstünlüğünü M.Ö. 600 yılına doğru Sia Tonen bölgesinde bakır endüstrisinin kurulmasına kadar sürdürecekti.Çin medeniyetinin kurucusu durumunda olan Huang-Hu halkı,M.Ö. 1.500 yılına doğru bir tür yazı geliştirmeyi başardı.Oysa Sümerlerle Mısırlılar bu taruhten 1.000 yıl daha önce yazıya geçmiş bulunuyorlardı. Çinlilerin tarih sahnesine çıkmasıda bu yazının bulunması ile belirginleşti.Yazı ile birlikte Tunçunda kullanımı yaygınlaşmış,atın evcilleştirilmesi ile birlikte savaş arabalarının yapımına geçilmiştir. Gobi çölü kıyısında ve sık sık göçebe kavimlerin saldırısına uğrayan Moğolistan yakınlarında yerleşmiş olan Çou lar sürekli düşman tehdidi altında yaşamaktan dolayı askeri yeteneklerini geliştirmek zorunda kalmışlardır..M.Ö.1.100 yılına doğru ayaklanarak krallığı işgal ettiler ve başkent Sang'ta taş üstüne taş bırakmadılar. Canlarını kurtarabilenler çareyi Kore ve Mançurya'ya sığınmakta bulmuşlardı.Bu dönemde Çin medeniyeti,etkisini geniş bir alana yaymaya başlamıştı. Başkenti Şan - Si ye taşıyan Çou'lar ellerine geçirdikleri toprakları,ortaçağ Avrupasında görülen Feodal sistemdeki gibi,ordu komutanları arasında pay ettiler. Bu dönemde ülkenin sınırları güneyde Yang - Çe'den,batıda Kansu'ya kadar uzanmaktaydı . Doğuda ise PasifikOkyanusa dayanıyordu. Çin, Çou sülalesinin hükün sürdüğü 500 yıl boyunca tarihin en parlak dönemlerinden birini yaşadı.Tarım ve teknolojinin yanı sıra iç ve dış ticarete ağırlık verilerek, paranın kullanımına geçildi.Bu gelişmeler, yerleşim bölgelerinin ve dolayısı ile nüfusun artmasına sebep oluyordu. Entellektüel yaşam,Konfeçius,Mo - Dzı,Lao-Dzı gibi filozofların felsefi ve dini konulara ışık tutan çalışmaları ile ileri bir düzeye erişmiş durumdaydı. Soylu bir aileden gelen Konfiçius'un (M.Ö. 551 - 479 ) öğretisi ahlaka dayanırdı. En büyük erdem,doğruluk,iyilik ve geleneklere saygıydı.Determinist(Gerekirci=Her olayın, başka olayların gerekli ve kaçınılmaz bir sonucu olduğunu ileri süren felsefe) felsefeyi savunuyordu. Buna göre insanın kaderi çok önceden çizilmişti. Hiç bir şekilde değişemezdi, değiştirilemezdi.Onun bu fikirleri talebeleri tarafındanda ders olarak okutuluyor, devlet politikasını yönlendirmede oldukça etkili oluyordu. Çou sülalesi feodal beylerin krallıklar halinde örgütlenmesinden sonra sarsıntıya uğradı ve son hükümdar M.Ö. 249 tarihinde genç kral Çeng'in lehine tahttan feragat etmek sorunda kaldı.İç barışı sağlayan Çeng,25 yıl sürecek olan bir sefer başlatarak güçlü bir imparatorluk kurdu.Çe Huang - Di adı ile anılmaya başlandı. Yasalar ve yargılama usulleri düzene konularak,,paranın yanı sıra,ağırlık ve uzunluk ölçülerindede standartlaşmaya gidildi.İmparatorluğun her köşesi yollar ve kanallar ile birbirine bağlandı. Ülke sınırları ünlü Çin seddi ile korunuyordu. Ahşap kuleleri bulunan bu mükemmel yapı,düşmanın cesaretini kırmada çok etkili idi. Düşmanların başında ise Huşiung - Nu (Hunlar) geliyordu.İktidardaki Çe Huang-Di ;ağır vergiler altında ezilen tüccar ve asker sınıfı ile ordunun temeli olan köylülerin hoşnutsuzluğuna rağmen M.Ö.210 yılına kadar başta kalmayı başardı.Saltanatının son yıllarına doğru 10.000 kişilik Hien-Yang kraliyet sarayını inşa ettirdi (M.Ö.212 ). Ölümünden sonra yerine geçen oğlu, bir süre sonra tahttan ayrılmak zorunda kalacaktı. Çe Huang - Di 'nin kurmuş olduğu Çin hanedanının kısa süreli iktidarına rağmen ortak biir dil,din,kültür ve geleneğe sahip Çin ulusunun,diğer uluslarla olan farklılığının ortaya çıkmasında önemli bir rolü vardır. Sonradan M.Ö.206 tarihinde kurulan Han sülalesinin imparatorları bu teşkilet ve politikaları sürdürdüler ve sınırları genişlettiler. Yayılmanın ilk aşaması Vu-Di (M.Ö. 140 - 87 ) devrinde gerçekleşti.Daha sonra Pan-Çao komutasında Türkistan fethedildi.Çinli tüccarların faydalandığı İpek Yolu,Türkistandan geçiyordu.Çin tüccarlar tarafından Pamir'e getirilen ipek ve diğer Çin mamülleri,yakın doğu ve Avrupada pazarlanmak üzere Antiokheia (Antakya) lı tüccarlar tarafından burada satın alınırdı. Hindistanın kuzeybatısında yaşayan Budist rahiplerde,Budizmi yaymak üzere bu yolu kullanıyorlardı. Aydınların büyük bir bölümü sarayda görev almayı tercih ediyorlardı. Buda zamanla üyelerinin çoğunluğu okumuşlar arasından seçilen bir görevli topluluğu olan "MANDARİN " ler sınıfının ortaya çıkmasına yol açtı. Han sülalesi M.S.220 yılında yıkıldı. Ülke üç ayrı krallığa bölündü. Bunlardan kuzey ve kuzeybatıyı egemenliğinde bulunduran Vey krallığı,diğer ikisini bertaraf ederek yönetimi ele geçirdi.M.S.265 tarihinde ülkede birlik sağlandı. Bu dönemde asıl büyük tehlike,kuzeyden saldırıya geçen Huşiung-Nu lardı. Çin seddini aşan Huşiung-Nu lar (Hunlar), başkent Lo-Yang 'ı ele geçirdiler.İmparatoru öldürerek bütün kuzey Çin e sahip oldular.İstilacılardan kurtulmayı başaran bir Çin prensi ; güneyde bulunan Nanking çevresinde yeni bir krallık kurarak,bir süre için Çin sülalesinin devamını sağladı. Kuzeydeki topraklar,bölgede Tabgaç hakimiyeti kurulana kadar Türk ve Moğol kavimlerinin çekişmelerine sahne olmaya devam etti.Sonunda Çinin kuzeyinde Tabgaçlar tarafından Çinli Vey sülalesi adlı bir krallık kuruldu. (Tabgaç devleti;Kuzey Çinde hüküm süren güçlü bir kabileler topluluğudur(386-581). Çin kaynaklarına göre,Topa başbuğlarından Yüen Vei,parçalanan Hun imparatorluğunu oluşturan kabilelerden yaklaşık 120 sini(90 Moğol,20 Senpi,7 Savcığ) çevresine toplıyarak Kuzey Çini denetimi altına aldı(386-409).Tabgaç devletinin yada Topa birliğinin başkenti önceleri Pingcang iken,daha sonra Loyang'a taşındı.Yüen Vei sülalesinin yerini alan Şi-Vei soyu(538-556), Çangnang kentini hükümet merkezi yaptı. Daha sonra,Teng-Vei sülalesi tahtı zorla ele geçirdi (556-560). Ancak Çin kökenli Peitzi soyu bunları devirerek ülkeye egemen oldu ve kısa sürede devleti Çinlileştirdi 8560-5819.Sienpi soyundan Pei Çu,bu Çinlileşmiş Tabgaç devletinin varlığına son verdi.). Bütün büyük fetih olaylarında olduğu gibi Tabgaçlarda Çin kültüründen etkilenmekte gecikmediler.Önce onların dillerini ve geleneklerini benimsediler.Daha sonra 452 tarihinde Budizme geçtiler.Krallık,özellikle Budizme geçildikten sonra Yunkang ve Long-Men yeraltı tapınaklarında olduğu gibi çok sayıda heykel ile süslendi. Tabgaçlar gibi Türk asıllı olan ve yukarı Asyayı egemenlikleri altına alan öteki kavimler zamanla Türkistanı işgal ederek,Çin seddinden Sasani topraklarına kadar yayıldılar. Bu arada Vey sülaleside 556 yılında son günlerini yaşamaktaydı.Bir başka hanedan olan Süy'ler 581 tarihinde Tabgaçların haleflerinin yerini aldılar.Ekili alanların sayısı arttırılarak kuzey sınırı güvence altına alındı.Güneye doğru bir yayılma polutukası izlenmeye başlandı. Ancak Korede uğranılan yenilgi üzerine Süy hanedanı 618 tarihinde yerini Teng sülalesine bırakmak zorunda kaldı.Birlik içinde ve müreffeh bir ülke devralan Teng'ler, Süylerin politik alandaki başarılarını aynen devam ettirdiler.Başkenti Çang-An'a taşıyarak 630 yılında Türklerin denetiminde bulunan İpek Yolunu ele geçirdiler. Gao-Dzung devrinde Kore,imparatorluğa bağlandı.7.yüzyılda en büyük tehlike Göktürklerdi. Türkler ve ve Tibetliler yarım asır boyunca sınırları tehdit etmeye devam ettiler. Göktürk devletinin 744 tarihinde zayıflaması üzerine akınlara bir süre için ara verildi. Çin tarihinin en parlak dönemlerinden birinin yaşandığı Hsinen-Dzung (712-756) devrinde taşkente kadar uzandı.Ancak Talas savaşında (751),Türk ve Arap orduları karşısında yenik düştü.Ülke bu dönemde güzel sanatlar açısından altın çağını yaşıyordu. Uzakdoğunun en önemli şairlerinden Li-Tay-Bo ve Du-Fu bu dönemde yetişti. Resim ve heykel alanındada harika örnekler üretilmekteydi(Budha heykelleri,dans eden veya müzik çalan figürler ile çok renkli at heykelleri).Bu dönemi izleyen 150 yıl boyunca Teng sülalesinin zayıfladığı ve Arapların Çinlileri Türkistandan kovduğu görüldü. Batıdaki topraklar Tibetlilerce işgal edildi. Anlaşmaya göre Kuzey Çin sınırını göçebe Mançu kavimlerine karşı korumakla görevlendirilen Uygurlar,bir süre sonra Moğolistanı istilaya başladılar. Mançu kavimleri aynı zamanda ünlü bir ressam olan Huay-Dzong(1.100-1.127) devrinde Kitan krallığını ortadan kaldırarak Sung topraklarına girdiler.Başkent Kai-Fong'u ele geçirdiler. Çinin kuzey yarısı yerli halkın Kin sülalesi adını verdiği,Tatarların egemenliği altına girdi.Başkent Pekin'di. Sung sülalesinin hayatta kalan üyeleri güneye çekilerek başkenti Hang-Cou olan yeni bir krallık kurdular. Bu arada Cengiz Han (1167 - 1227 ) komutasındaki moğollar ve Türkler,Kin sülalesinin hüküm sürdüğü (Tatarlar) topraklara sürekli akınlarda bulunuyor ve doğu Türkistan,Özbekistan bölgeleriyle Afganistan ve İranda hızla yayılıyorlardı.Cengiz Han'ın ölümünden sonra egemenliği altındaki topraklar oğulları arasında pay edildi.Kardeşleri tarafından Büyük Kaan seçilen Ögeday;Karakurum'u başkent ilan ederek sınırlarını genişletmeye başladı.Türk Moğol hakimiyeti Rusya ve İrana kadar uzanıyor,Polonya ve Macaristanıda içine alıyordu. Ögeday'ın 1233 tarihinde Kin(Tatar)krallıklarına karşı elde ettiği zafer bunun en belirgin kanıtı oldu. Moğollar ve Türkller Bağdatın 1258 tarihinde düşmesi ile birlikte batı Asyanın denetiminide ellerine geçiriyorlardı.Şimdi hedef Sung imparatorluğu idi. Kubilay hana düşen bu görev,1276 tarihinde yerine getirildi.Geniş Türk Moğol toprakları üçe ayrılmış durumdaydı.İran,Türkistan,Çin. Yuen adını alan Kubilay han, maiyeti ile birlikte Pekin'e yerleşti.110 sene sonra,1368 tarihinde Moğol hanedan yönetimden uzaklaştırıldı.Ming hanedanı başa geçti.1664 tarihinde , Mançu kavimlerinin istilası sonucu Ming hanedanının saltanatı sona erdi. İstilacı Mançu Kavimleride , diğer istilacı kavimler gibi Çin kültürünü benimsiyeceklerdi. Çing adını alan Mançu sülalesinin en büyük imparatorlarından biri olan Kangsi (1.669- 1.722 ),yabancı asıllı olmasına rağmen Moğolistanı himayesine alarak,Tibeti zaptetti. Tibet bu dönemde Dalaylama liderliğinde Budizmin bir kolu sayılan sarı mezhep yöneticilerinin kurmuş olduğu teokratik bir yönetim biçimine sahipti.Aralarında Kangsi'nin torunu Çien-Lung'un da göze çarptığı Mançu kökenli ilk imparatorlar,gelenekler icabı uykuya dalmış olan Çin entellektüel yaşamını canlandırmaya çalışıyorlardı.Bu dönemde Pekinin merkezindeki kraliyet kenti genişleyerek,yeni yapılarla süslendi.Yemyeşil bahçelerle, geniş caddeler, düzenli bir şehirciliğin en güzel örneklerini teşkil etmekteydiler. Mançu asıllı hükümdarlar, sık sık Çine yerleşmiş olan cizvit papazlarla, batılı gezginlerinden, Avrupadaki yeni gelişmeler hakkında bilgi alırlardı.Çien-Lungun ölümünden sonra sarayda etkin bir rol oynamaya başlayan Konfeçiusçular,imparatordan hırıstiyan misyonerler üzerindeki devlet desteğini çekmesini istediler. Bu aynı zamanda batıdan gelecek bir saldırı karşısında,Çinin kapılarının dışarıya kapatıl- ması anlamına geliyordu. Pekin hükümetinin Afyon ithalini yasaklayan eski bir emirnameyi tekrar yürürlüğü koymak istemesi üzerine duruma müdahale eden Büyük Britanya,savaş ilan ederek Hong-Kong'u istila etti ve Çin'i kendisi ile ticaret yapmaya zorladı. Siyasi ortamdaki bu gerginlik,iç karışıklıklar sebebi ile bir hayli artmış durumdaydı.Yönetime karşı güneyde başlatılan isyan hızla yayılarak,önemli bir kent olan Nankın'a kadar ulaştı. Ayaklanma ancak Çindeki çıkarlarını koruyabilmek için Mançu hanedanını destekleyen bir İngiliz- Amerikan işgal ordusu sayesinde bastırılabildi (1.684 tarihinde).Büyük Britanya, yardımları karşılığında rakipleri durumunda olan öteki batılı devletleri üzerinde bazı ekonomik imtiyazlara sahip oluyordu. Belli bir gelişme içinde olan Japonya'nın kore konusunda Çin ile anlaşmazlığa düşmesi üzerine savaş patlak verdi (1.894 tarihinde) ve çok sayıda Kore kenti ve limanı Japonların eline geçti.Japonları aldıkları yerleri geri vermeye zorlayan Fransa,Almanya ve Rus ya, bu davranışları ile iyice zayıflamış olan olan Mançu hanedanından daha fazla imtiyaz koparmayı umuyorlardı.Genç bir prensin imparatorluğu yeniden diriltmek amacı ile harekete geçtiği dönemde,19.yüzyıl son bulmak üzereydi.Onun bu çabaları İmparatoriçe Tsi-Hsi desteğindeki tutucu çevrelerin tepkisi ile karşılaştı ve başarısızlığa uğradı. Kısa bir süre sonra Sun Yat Sen 'in kurduğu Milliyetçi ve demokratik partı 1912 tarihinde Mançu hanedanına son vererek cumhuriyet ilan edecekti...... Halende hayatiyetlerini koruyan Asya kıtasının iki büyük edvleti Hindistan ve Çin incelendiğinde; Hindistanda M.Ö. 4.000 ,Çinde M.Ö. 5.500 senelerinden itibaren yerli halkların ağırlırlı olarak tarım ve hayvancılıkla uğraştıkları,her iki ülkede,M.Ö.2.000 yıllarında başlayan kuzeyden Ari (Türk - Moğol) istilalarına maruz kaldıkları görülüyor. Hindistan yerli halkının derilerinin rengi sebebi ile istilacılar Kast sistemi ile nesillerini adeta koruma altına alırlarken,konuştukları ve hindistan,Çin haricinde uzun süre uzun süre Asyanın ortak dili olan Sanskritçe,daha sonraları Latinceninde anası sayıldı. Bu istilacılar ; Çinde yerli halklar ile bütünleşmişler,kurdukları hanedanlıklar ile zaman zaman ülkeyi yönetmişler,zaman zamanda kuzeyden daha sonra gelenlerce yönetilmişlerdir. İran yaylaları,Kafkasya,Avrupa,Mezopatamya,Kuzey Afrika,M.Ö. 10.000 yıllarından itibaren ağırlıklı olarak Orta Asyadan başlayan göçlerin güzergahı ve yerleşim alanları olmuştur.İranda Türk kökenli Elamlar M.Ö.3.000 ve 2.000 yılların arasında Güneybatı İranda devlet kurup,büyük kültürel etkinlik göstermişlerdir.Daha sonraları "Prototürk " Medler (Matalar) İran ülkesinin birliği ve bağımsızlığı için,Mezopatamya devletleri ile mücadele ettiler.M.Ö. 1.000 yıllarında Kafkas kökenli atlı kavim olarak bilinen Persler, İran yaylalarına yerleştiler küçük krallıklar kurarak,tarim ve hayvancılık ile uğraştılar. Persler ve Medler zaman içersinde bütünleştiler. Mezopatamya,her dönemde,bereketli toprakları ile her yönden göç aldı.M.Ö.3.500 ta- rihlerinden itibaren Sümerler Aşağı Mezopatamyaya yerleştiler.Arabistan,Suriye bozkır göçerleri,Sami halklar,Orta Asya bozkırlarından göçüp gelen Ariler (Türk_Moğollar ), Çoğu göçebe olan Anadolu ,İran halkları Mezopatamyayı adeta istila ettiler.Fakat bu, barış içersinde oluşan bir hareketti.Sonradan gelenler,yerleşik halklarla kaynaştılar. KAFKASYA Kafkasya,uzun zaman insanlığın en eski bir kaç efsanesinin yer aldığı masal diyarı sayıldı.Nuhun gemisinin maceralı yolculuğu Ağrı dağında sona eriyordu. Prometheus ve Altın Post efsanelerinin konuları buralarda geçmiş,İran ve doğu efsane- lerinin ana temaları buradan kaynaklanmıştır. Kazılar ,yontmataş çağında burada çeşitli endürtrilerin izlerini ortaya çıkarmış,yenitaş çağında metalin ortaya çıktığını göstermiştir.M.Ö. 3.000 yıllarında Kafkasya,Güney Rusyadaki büyük tarih öncesi odaklar,ve sonraları Mezopatamya,Fenike,Yunanlılarla ilişki içersinde olan,önemli bir metal işleme merkezi idi. Kimmerler,İskitler,Sarmat,Hun,Avar veHazarlar olmak üzere Türk istilalarından sonra Batı ile Doğu arasında bir kavşak noktası konumundaydı. Arthur Koestler; 200 e yakın önemli kaynak yazıtlarındanda faydalanarak ortaya çıkardığı Onüçüncü Kabile (Kitabın özgün adı "THE THIRTEENTH TRIBE " ) adlı eserinde Kafkasyada 5.yüzyıl ile 12.yüzyıl arasında,Kafkaslarla Volga arasında Musevi dinini benimsemiş Türk Hazar impapratorluğunu konu olarak almıştır.Kitabın arkasında yeralan açıklama yazısını aynen veriyorum. " Batıda Şarlman'ın taç giydiği sıralarda,Doğu Avrupanın Kafkaslarla Volga arasında kalan bölümü ,bir Yahudi devleti olan Hazar imparatorluğu tarafından yönetiliyordu. Onüçüncü kabile bu cümleyle başlıyor.5.yüzyıl ile 12.yüzyıl arasında çağının en güçlü imparatorluklarından birini kuran Türk kökenli Hazarlar,Musevi dinini benimsemişlerdi.Bu imparatorluk 12.yüzyıl sonlarında tarih sahnesinden,hemen hemen hiç bir iz bırakmadan silindi. Artur Kostler,ana kaynaklara inerek ortaya koyduğu bu incelemede,tarihin karanlıkların- dan en ilgi çekici olan birine ışık tutuyor.Bu ilgilnç incelemenin sonucunda şu soru or- taya çıkıyor;Doğu Avrupa Yahudilerinin büyük bir çoğunluğunun kökeni Hazar Türkleri- nemi dayanıyor?....Kostlerin bu incelemesi,yukarıdaki soruya olumlu bir yanıt vermek- tedir.Eğer gerçek bu ise,Doğu Avrupalı Yahudiler Hazar,yani bir Türk soyundan geliyor ise,naziliğin Yahudi düşmanlığının dayandığı temeller tümüyle saçmadır diyor Kostler.Ve Hitler,Semit bir soyu yokedeyim derken,Kafkasyadan gelen bir halkı ırk kıyımına uğrat- mıştır. Yayımlandığı ülkelerde (İngiltere,Amerika,Almanya,Hollanda,Belçika,Fransa ) büyük tartışmalara yol açan bu incelemenin,toplumumuza ve tarihimize ırkçı-milliyetçi bakışların yaygınlık kazandığı bugünkü ortamda,daha geniş boyutlarda tartışma ve yorumlara yol açacağına inanıyoruz. " Bu savlar doğru ise, Hitler 6 milyon Türkü soykırıma uğratmış demektir. 60 yıllık hayatımda,bu konuda bir tek Türk'ün gıkının çıktığını görmedim.!.... Kostlerin kitabının bir bölümünde Türklerle ilgili,bazı Arap kaynaklarından birinin şu satırları dikkat çekiyor. " Hazarlar Türklere benzemez.Saçları siyahtır.İki tür Hazar vardır.Bir bölümüne kara hazarlar denir.Bunlar çok esmerdir.Hemen hemen Hintlileri andırırlar.Birde ak Hazarlar vardır ki,bunlar dikkati çekecek kadar yakışıklı insanlardır.". Yazar devamla;Bu sözler, daha başka kaynaklardakilere göre iltifat sayılacak niteliktedir.Bildiğimize göre Türkler yönetici sınıflara "beyaz " deyip,toplumun alt kesimlerini "kara " diye tanımlama alış- kanlığındaydılar. Bu nedenle,beyaz Rus misali,beyaz Bulgarların,siyah Bulgarlardan daha beyaz derili olduklarını ya da 5. ve 6. yüzyıllarda Hindistanla İranı işgal eden Akhunların,Avrupaya gelen hunlardan daha beyaz olduğunu varsaymamamız için pek geçerli bir neden yoktur. Özellikle etnik kökenler sorunu,ancak genellemelerle cevaplanabilmektedir. Ama beri yandan Hunların,Avarların,Alanların,Bulgarların,Macarların,Başkirlerin,Burtaların,Sabirlerin,Uygur- ların,Saragurların,Onogurların,Utigurların,Kutrigurların,Turniakların,Kotragarların,Kabar- ların,Zabenderlerin,Peçeneklerin,Oğuzların,Kumanların,Kıpçakların ve Hazar çağında bu topraklardan gelip,geçmiş olan daha nice kabile ve boyların kökenlerini araştırmakta aynı derecede güçtür.Haklarında çok daha fazla şey bildiğimiz Hunların kökenleri bile belirsizdir.Hun sözcüğü,büyük bir olasılık ile,Çince Hiong-Nu sözcüğünden gelmektedir ve savaşçı,göçebe toplumları tanımlamada kullanılır.Oysa başka uluslar,Hun değimini ayırım yapmaksızın bütün göçmen selleri için kullanmışlar ve bu arada yukarıda adı geçen Ak- Hunlara, Sabirlere, Macarlarla Hazarlarada uygulamışlardır. (Artur Kostlerin dipnotu:Birinci Dünya savaşı yıllarında İngiltere de "Hun" değiminin aynı olumsuz anlamda kullanılmasına karşılık,doğduğum ülke olan Macaristan'da İlk Okul çocuklarına "Şanlı Hun Atalarından " gurur duymalarının öğretilmesi ilginçtir. Budapeştedeki pek kibar bir deniz sporları klübünün adı Hunya'dır. Macaristanda bir çok kimse çocuklarına Atilla adını koymaktadır.) Gene Kostlerin kitabının bir bölümünde , Hazar Krallarından Jozep ile zamanın İspanya başbakanı yahudi devlet adamı Hasdai İbni Şaprut arasındaki mektuplaşmalardan sözediliyor.Hasdai'nin bir mektubunun karşılığı olarak Jozep,kendi halkının kökenini anlatmaya girişir.Çok ateşli bir Yahudi Milliyetçisi olmasına,Judah'ın dinine bağlı olmaktan gurur duymasına rağmen,ırk kökenlerini Sam'a dayandırmaya kalkışmaz. Hazarların,Sam soyundan değil,Nuh'un üçüncü oğlu Yusuf soyundan geldiğini,daha ke- sin konuşmak gerekirse,Yusuf'un (Yasef) torunu ve bütün Türk boylarının atası olan Togarma'nın soyundan geldiklerini anlatır.Kesin bir ifade ile şöyle der; "Atalarımızdan kalan soy kayıtlarımızdan öğrendiklerimize göre Togarma'nın on oğlu vardı.Bunların soylarından Uygur,Dursu,Avar,Hun,Basili,Torniak,Hazar,Zagora,Bulgar ve Sabirler gelmektedir.Biz yedinci oğul olan Hazar'ın soyundan geliyoruz. Bir başka bölümde; Tel Aviv Üniversitesinin Ortaçağ tarihi Profesörü A.N.Poliak'ın "Hazarya "adını verdiği İbranice 1944 yılında Tel Aviv'de yayınlanan eserin önsözünden alıntı yaparak(önsöz Poliak'ındır); "Hazar Yahudilerinin öteki Yahudi toplulukları ile olan ilişkileri ve Doğu Avrupa Yahudilerinin ne kadarının Hazarlardan kalma bir çekirdekten türemiş olabilecekleri konusu,yepyeni bir yaklaşımı gerektirmektedir.Bu toplumun torunları,bulundukları yerde yaşamayı sürdürenler,Amerikaya göç edenler,İsrail'e gelenlerle birlikte Dünya Yahudi- lerinin büyük bir çoğunluğunu oluşturuyor olabilirler"dedikten sonra devamla; Bu satırlar,gerçi konunun dünya kamuoyunda fırtınalar koparmasından çok önce yazılmıştır ama ,böyle olması,bu gün yaşayan Yahudilerin pek çoğunun Doğu Avrupa kökenli olduğu gerçeğini değiştiremez.Buda,bunların büyük bir olasılık ile Hazar kökenli olduğu anlamına gelebilir.Eğer bu doğru ise,söz konusu Yahudilerin atalarının Turu Sina'dan değil,Kafkas dağlarından geldiği,Ürdün dolaylarından değil,Volga dolay- larından koptuğu gerçeklik kazanır ki,bilindiği gibi Kafkaslar Ari ırkının beşiği kabul edil- mektedir.Böyle olunca bu insanların,İbrahim'e,İshak'a,Yakup'a yakın olmaktan çok,Hun- lara,Uygurlara,Macarlara yakın oldukları kabul edilmelidir. Eğer bu kuramın gerçek olduğu anlaşılırsa;Çok kullanılan anti - semitizm (Sami düşmanlığı =Yahudi Düşmanlığı) değimi de anlamsız bir değim olarak kalacak.Gerek öldürenler ve gerekse öldürülenler tarafından yanlış bilgiler üzerine kurulmuş bir kavram olmaktan öteye gitmeyecektir.Hazar imparatorluğunun tarihi,geçmişin sisleri arasından su yüzüne çıktıkça,tarihin insanoğluna oynadığı en zalimce oyunlardan biri görünmeye başlar gibidir. Üzülme duygusu;Eğer üzülme duygusunun kaynağını teşkil eden konunun iyi yönde rasyonelleştirilmesi sonucunu getirirse,faydalı bir duygu olarakta kabul edilebilir. Yoksa katilin her eyleminden sonra bu duyguyu yaşamasının,kendisinin ikincil tatmini dışın- da kainata hiçbir faydası yoktur. İkinci dünya savaşında Yahudi olmaları sebebi ile Türk asıllı 6 milyon insanın katledilmesi savı,insanım diyen herkezi hüzünle düşündürmelidir.Önce Türk oldukları için değil,insan oldukları için.Afrika,Amerika,Avusturalya yerlelare eçenda ayşnı duygular paylaşılmalıdır. Birinci ve ikinci dünya savaşlarında ölen insanlar içinde... Yamyama yöneltilen,neden insan eti yiyorsunuz sorusuna verilen yanıt gene bir soru... Siz yemeyecekseniz,neden öldürüyorsunuz?..... 28 Eylül 1993 tarihli Milliyet gazetesinin baş manşeti "Atalarımız Türk mü ?.. " şeklinde idi.Alt satırlarda,Fransız Le Nouvel Observateur dergisinde aynı başlıklı yazıdan alıntılar yer alıyor. Michel de Precontal imzalı yazıda sonuca yaklaşıldığı,İtalyanın Toskana yöresinde,Sienna kenti yakınlarındaki laboratuarda yapılan genetik unsurlara dayalı bilimsel araştırmalarda,sonuca ulaşılmak üzere olduğunu vurgulayan Fransız dergisi, dünya üzerinde yaşayan değişik toplumların birbirleri ile bağlantıları konusunda da kapsamlı incelemelerin sürdürüldüğü belirtiliyor.Çalışmalarda Amerika Birleşik Devletleri Stanfort Üniversitesi Profesörlerinden Luca Cavalli Sforza'nın " Genler zamanı oluşturan bir tür makine olarak kabul edilmelidir.Genlerdeki değişikliklerde,ulusların tarihlerinin,göçlerinin izlerini görmek mümkündür " tezi destekleniyor. Avrupalılar bir an önce Arilerin Türk olup olmadıkları konusunda bir neticeye varırlar ise,insanlık önemli bir ikilemden kurtulmuş olacaktır.Bu hususta yakınan Profesör Abdulkadir İnan'ın,Hayat Tarih Mecmuası Mart 1967 tarihli sayısında yer alan bilimsel makalesini,aynı zamanda Soğd insanları ve ülkesindende bahsettiğinden,bir bölümünü aynen alıyorum. Bütün dünya kültürünün Türkler tarafından meydana getirildiğini iddia edenlerden değiliz.Fakat orta ve merkezi Asya,doğu Avrupa sahasında en eski çağ- lerden beri bütün kültür hareketlerinde Türklerin büyük tarihi rollerini görmet istemeyen Aryenizm nazariyesinin ilmi olmadığınıda biliyoruz. "Aryenizm " Avrupanın sömürgecilik ideolojisi idi.Türklerle meskün sahalarda kazılar yapan birçok Rus tarihçi ve arkeologları ,hala bu "Aryenizm " ırkçılığının kabusundan kurtulamıyorlar.Kazılarda çıkarılan bütün kültür eserlerinin en önemlilerini hep " İrani " dilde konuşan gerçek veya mevhum ulusların malı olduğunu iddiada ısrar ediyorlar. Altaydaki Pazırık kültürünü keşfeden Rudenko,bu kültürü M.Ö. 5. asırda yaşayan ve "Aryani kavim olan " İskitler mal etmiş "Her halde bu eserler Türk ve Moğolların eser- leri olamaz diye kesin bir hüküm vermişti.(Yazarın notu:İskitlerin Türk olduğu artık tüm tarihçielerce kabul edilmektedir.)Son zamanlarda onun M.Ö. 5.asır ile tarihlendirilmesi- nin yanlış olduğu gibi,"İskit kültürü tezi " de reddedildi. Son yıllarda Türkistanda eski Soğd,Toharistan,Harzem ve Baktria sahalarında yapılan kazılarda elde edilen kültür eserleri üzerine yayyınlanan etüt,tebliğ ve makalelerde bu kültürlerin gelişmesinde Türklerin hiç bir rolü yokmuş gibi hep İrani dil konuşan "Aryani " kavimlerden bahsedil- mektedir.Hatta 4. - 8. asırlara ait kültürden bahsedilirken bile Türkleri hesaba katmaz- lar.Halbuki bu asırlarda bu ülkelerin Türkler tarafından idare edildiği;Çin,Arap ve Tibet kaynaklarında tesbit edilmiş tarihi gerçeklerdir. ANADOLU - İRAN M.Ö. 3.000 yıllarında bile Anadoluda Kızılırmak havzasının doğu bölümün- de (Hatti) eski Asya halklarının yaşamış olması,daha sonra her dönemde,her yönden halkların Avrasya ovalarından,Türkistan'dan,M.Ö. 2.000 yıldan itibaren yoğun şekilde aralıklarla gelip,devletler kurmalarından sonra,Keltlerin de M.Ö. 2.000 yıllarında Avru- payı etkilemeleri,bu tarihten itibaren Asyadan değişik coğrafi bölgelere yoğun göçlerin olduğunu gösteriyor.Teltlerin bir kolu,Balkanlardan M.Ö.380 yıllarında Ana- doluya geçerek,Orta Anadoluda yerleşik Galat halkını oluşturuyor. 1.055 tarihinde Selçuklular Bağdat'ı aldı.1.071 tarihinde Malazgirt zaferi ile Anadolu Türkleşti ve İslamlaştı. Cengi han (1.206 - l.227 ),Türk ve Moğolları birleştirdi.Orta Asya,İran (1.220)Afganis- tan,Güney Rusyayı altüst ettiler.1.243 senesinde Selçukluları Anadoluda (Kösedağ) yenerek kendilerine bağladılar.Cengiz Hanın torunu Hülagu Han 1.256 - 1.265 ) hü- kümdar olarak İranda İlhanlı devletini kurarak bu topraklara sahip oldu.1.335 tarihine kadar Türk- Moğol istilaları,Orta Asyadaki Türkmen boylarını,ya kendilerine bağlanmak,yada uygun yerlere göç etmek mecburiyetinde bıraktı.Böylece Ortadoğunun değişik yerlerinde,Türklerin kültürel ve etnik ağırlıkları arttı.Yerel birçok Türk hanedanları kuruldu.İlhanlıların İranda köy ve kentleri adeta yok etmeleri,göçebe yaşamın yaygın hale gelmesine,tarımın zayıflamasına sebep oldu.İlhanlıların yerine Irak ve İranda hü- kümran olan Celayirlilerin bazı kollarından Çin'e gidenler,Çinlileşti.Türk ülkelerine yer- leşenler Türkleşirken,İran9 ve Irak'a gidenler ise büyük ölçüde İran etkisi altında kaldı- lar.Celayirliler;Azerbaycan,Tebriz,Bağdat,Musul bölgelerinde egemen oldular1.336 - 1.432 ).Van bölgesindeki Karakoyunlular ile devamlı savaştılar.Karakoyunlular 1.432 tarihinde Celayir hanedanına son verdiler.Celayirliler kurdukları devlette,İlhanlıların yönetim biçimini örnek aldılar.Irak'ı imar ettiler.Bağdat'ı bir bilim merkezi olarak geniş- lettiler.Türkmen oymaklarının Irak'a yerleşmelerini özendirmeleri,bölgede Türk nüfusu- nun artmasına yol açtı. Karakoyunlular (1.380 - 1.468 ) ;Azerbaycan,Doğu Anadolu ve Irak'ta hüküm süren bir Türk hanedanıdır.Yönetici kabilenin ,Oğuzların yıva buyından olan Karakoyunlu olmak- lar birliği,Türk_Moğl akınları sırasında Türkistandan Sürüklenerek,Doğu Anadolu boyların- da,Van ile Urumiye göllerinin kuzeyinde kalan bölgeyi yurt edindiler(1.300 tarihlerin- den itibaren).1.360 tarihinden itibaren,Musul ve Mardin yörelerine kadar hükümran oldular.Başkentleri Erciş idi.Celayşirli emirler 1.378 tarihinde başkent Erciş'i kuşattı- lar.Bunun üzerine Celayirli hükündarı Celalettin Hüseyin'e bağlılığını bildiren Karakoyunlu beyi Bayram hoca,oğlu Kara Mehmet Durmuş'u Tebrize rehin olarak gönderdi.Bayram hoca ölünce,Erzurumdan Musula kadar uzanan bir alanı içine alan Karakoyunlu bey- liğinin başına geçen oğlu Kara Mehmet,bağımsızlığını ilan ederek hanedanın kurucusu oldu(1.380).Kendisinden yardım isteyen Erzincan emiri Mutaharten'in önerisini geri çe- virmedi.Kenti kuşatan Akkoyunluları yenilgiye uğrattı. Akkoyunlular;Doğu Anadolu ve batı İran arasında İmparatorluk kurmuş bir Türk oymağı- dır(1.403 - 1.508 ).Başta bayındır olmak üzere,Bayat,Döğer,Çepni ve bunun gibi boy- lardan oluşuyordu.Dede Korkut hikayelerinede yansıyan Bayındır yada Bayundur adına ilk defa Bizans kaynaklarında rastlanmaktadır(1.352).Bu oymak islamiyetin sünni mezhe- bini benimsedi ve bir çok kez,Trabzon Rum İmparatorluğuna saldırıda bulundu.Onları defalarca yenilgiye uğrattılar(1.358).Timurun oğlu Miranşah komutasında Anadoluya gönderdikleri kuvvetleri,Erzurum yakınlarında 1.387 tarihinde yendiler.Ertesi yıl Tebrizi ele geçirdiler.Devletin başkentini buraya taşıdılar. Daha sonra Anadolu seferine çıkan Timur,Karakoyunlu ordusunu ve onlara yardıma koşan Celayir ordusunu dağıtarak 1.400 yılında tüm Doğu Anadoluyu istila etti. Karakoyunlu beyi Kara yusuf ile Celayir hükümdarı Ahmet beyler,Osmanlı padişahı Yıldırım Beyazıt'a sığındılar.Yıldırımın kendilerini Timura teslim etmeyişinden kaynaklanan Ankara savaşından sonra,Ülkesine geri dönen Kara Yusuf;Timurun üzerine gönderdigi kuvvetlere bir daha yenilince Suriyeye kaçtı(1.403).Burada Memlük hükümdarının buyru- ile ,Şam valisi tarafından hapse atıldı.Ancak Sultanına karşı ayaklanan Şam valisi onu salıverince(1.404),ülkesine dönerek yeniden devletinin başına geçti(1.406).Timuroğlu Şahruh,Karakoyunluları kendisine bağlamak üzere,oğlu Ebubekir komutasında bir orduyu üzerine gönderdi.Aras Çayı kenarında yapılan savaşı Kara Yusuf kazandı (1.406 ). Kaçan Ebubekir daha sonra kuvvetlerini tekrar toparlayıp,yeniden saldırıya geçti isede, savaşı kazanan taraf gene Karakoyunlular oldu (1.408 ).Aynı yıl Akkoyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman'ıda yenilgiye uğratan Kara Yusuf,ardından Erzincanı ele geçirdi(1.410)Erzincan seferi sırasında eski kader arkadaşı Ahmet Celayirli'nin fırsattan faydalanarak Tebriz'i aldığını öğrendi.Üzerine yürüdü ve Esed'de yapılan savaşta,Sultan Ahmet'i tutsak etti (1.410).Kara Yusuf ile eski dostluğu sebebi ile,ona bağlılık yemini eden Ahmet salıve- rildi ve bir süre sonra keandi adamlarınca öldürüldü. Bunun üzerine önce Irak-ı Arap'ı alan Kara yusuf,sonrada Irak-ı Acem'i 1.411 tarihinde yönetimi altına aldı. Aynı tarihte Gürcüleri yenerek,Timurlular ilede anlaşarak,kendisini ortadan kaldırmaya çalışan Akko- yunlulara karşı 1.428 tarihinde büyük bir zafer kazandı.Onun bu başarılarını çekemeyen Timuroğlu Şahruh,büyük bir ordu ile Karakoyunluların üzerine yürüdü.Hasta yatağından kalkarak sefere çıkan Kara Yusuf,Şahruh kuvvetleri ile karşılaşmadan öldü.Veliaht ata- madan ölmesi,oğullarından Şah Mehmet'in Bağdat,İskender'in Kerkük,İspend'in Adilcevaz ve Cihan Şah'ın Sultaniyeye,Ebu Said'in ise Erzincan valisi olmaları sebebi ile ölüm yerin- den uzakta olmaları sebebi ile başsız kalan Karakoyunlu ordusu dağıldı.Emirler kendi baş- larının derdine düştüler.Böylece meydanı boş bulan şahruh,Azerbaycan ve Doğu Ana- doluyu istilaya girişti.Şahruh'un karşısana çıkan İskender ve İspend yenilince Musul yö- resine çekildiler.Çıkan iç karışıklıkları bastırmak için Şahruh ülkesine dönünce, fırsatı kaçırmayan İspend,Tebrize girdiysede,ardından yetişen İskender Tebrizi onun elinden al- dı ve devletin başına geçti (1.420). Öte yandan ülkesinde düzeni sağlayan Şahruh,Karakoyunlular üzerine yeni bir sefer düzenleyerek İskenderi 1.429 tarihinde yenilgile uğrattı.Ele geçirdiği Azerbaycan'ın yöne- timini kendisine bağlanan Ebu Said'e bırakıp başkent'i Semerkant'a döndü.Şahruh ayrıl- dıktan sonra geri dönerek kardeşi Ebu Said'i yakalatıp öldürten İskender,Karakoyunlu ülkesine yeniden egemen oldu.Şahru'un 1.435 tarihindeki üçüncü Azerbaycan seferinde Karakoyunlu emirleri kendisini desteklemekten vazgeçtikleri için Erzurum 'a doğru çekilen İskender bey,yolunu kesmek isteyen Akkoyunlu,Kara Yülük Osman'ı savaş sonrasında öldürüp,kuvvetlerini bozguna uğrattıktan sonra Osmanlı topraklarına sığındı.Şahruh ül- kesine döndükten sonra Tebriz'e geri dönen İskender,bu kezde kardeşi Cihan Şah'a yenildi.Alıncak kalesine sığındıysada burada kuşatıldı ve teslim olmak zorunda kalıncada 1.438 tarihinde öldürüldü.Onun ardılı olan Cihan Şah,ağabeyinin yönetimindeki Irak'ın bağımsız durumuna ilişmedi..Ancak Şah Mehmet'in ölümü üzerine(1.445),burasınıda kendi topraklarına kattı.Şahruh ölünce(1.447).Sultan ünvanı alan Cihan Şah,Sultaniye ve Kazvin kentlerini ele geçirdi.Timurlular arasında başlayan taht kavgasından yararlanarak Isfahan,Fars,Kirman gibi eyaletleride işgal etti (1.458 ).Bir ara Herat'ıda denetimi altına almasına rağmen,burayı elinde tutamıyarak çekilmek zorunda kaldı. Horasan seferine kazırlanırken,büyük oğlu veliaht Hasan Ali ve Fars ile Irak-Arap valisi olan küçük oğlu Pir Budak ayaklandılar.Bu ayaklanmaları güçte olsa başaran hükümdar, Pir Budak'ı öldürerek cezalandırırken,Hasan Ali'yi de Maku kalesinde zindana attırdı. Daha sonra Karakoyunluların ezeli düşmanı olan Akkoyunlular üzerine 1467 tarihinde bir sefer düzenledi.Ancak kış erken bastırınca,seferi baharda yanilemek üzere ordusunu dağıttı.Yanındaki az sayıdaki kuvveti ile geri çekilmeye başladı.Durumu öğrenen Akko- yunlu hükümdarı Uzun Hasan,ani bir baskınla bu küçük birliği yok etti.Cihanşah kaçmaya çalışırken öldürüldü.Maku kalesinden çıkarılan Hasan Ali,1467 tarihinde babasının yerine geçti.Uzun Hasandan öç almak için hemen büyük bir ordu toplayarak,Akkoyunlular üze- rine yürüdü.Ancak Uzun Hasan yine ani bir baskınla bu orduyuda bozarak Azerbaycan, Irak-ı Acem,Bağdat,Hamedan ve Kirman gibi toprakları birbiri ardına ele geçirdi ve Akko- yunlu devletini ortadan kaldırdı (1468 ).Horasan hükümdarı Ebu Sait'in yanına sığınan son Karakoyunlu Sultanı Hasan Ali,Uzun Hasan'ın Ebu Sait'ide yenerek 1469 tarihinde tutsak etmesinden sonra,kendisini izleyen Akkoyunlu kuvvetlerince yakalanacağını anlayınca intihar etti (1469 tarihinde). Büyük Selçuklu dönemi mimarlığı ile benzerlikler gösteren Karakoyunlu yapıları arasında en önemli örneklerden biri,Van Ulu Camisidir.1389-1400 arasına tarih- lenen,zengin tuğla süslemeli camiden günümüze yalnızca minarenin bir bölümü kalmıştır. 1970 - 1973 arasında yapılan kazılar sonucunda planı ve mimari özelliği ile dikkati çeken yapının mihrap önü,beş payeyle mihrap duvarına oturan mukarnaslı bir kubbeyle örtü- lüydü.Bunun doğusunda ve batısında iki sıra,kuzeyinde üç sıra sekizgen planlı ayaklara oturan tonoz örtülü mekanlar bulunuyordu.Tebrizdeki Gök mescit yada muzafferiye mescidi (1465),kubbe ve tonoz örtü düzeniyle zengin süslemeli ve Çinilidir.Van gölünün doğu kıyısında,Gevaşdaki Halimehatun kümmeti (1358),oniki köşeli,pramit külah örtülü bir yapıdır.Külahı palmet biçimi silmelerle süslüdür.Bezemeleri ile Büyük Selçuklu gelene- ğini sürdüren türbede,cepheler istiridye motifli ince uzun nişler,kesişen sekizgenler,dört- lü düğüm motifleri ile kaplıdır.Ahlat'daki Erzen hatun kümbetide benzer özellikler taşır. 1396-1397 ye tarihlendirilen yapıda,pramit külahı kabartma palmetler yerine,çeşitli ro- zetlerle süslenmiştir.Karakoyunluların ilk dönemlerine ait bu örneklerden sonra Van gölünün kuzeyinde Erciş yakınlarındaki Kadempaşa Hatun kümbeti(1458) gelmektedir. On iki köşeli yapının kenarları derin nişler biçimindedir.İlk Karakoyunlu yapılarının tersine,taç kapı cephesindeki sülüs yazıtı ve kapı kemerindeki palmet,rumi ve örgü motiflerinin dışında süslemesiz bir türbedir.Patnos yakınlarındaki Anonim kümbet diye adlandırılan yapı;Palmet,rumi,iri bitkisel motifleri ve taçkapı kemerindeki bakışık düzen- de kartal ve arslan kabartmalarında işçilik ve oranlar kabalaşmıştır. Akkoyunlular;Doğu Anadolu ve İranda imparatorluk kurmuş,Oğuzların, Bayındır,Bayat,Döğer,Çepni ve diğerleri gibi boylarından oluşmuştur.Akkoyunlular Trabzon Rum İmparatorluğuna bir çok kereler saldırmışlardır. Bunlardan Tur Ali beyin oğlu Kutlu bey,imparatorun kızı ile evlendi.Bu evlilikten Karayülük Osman dünyaya geldi. Kutlu beyin ölümünden sonra yerine oğlu Ahmet bey geçti.Ahmet bey,Eretnaoğulların- dan Erzincan emiri Mutahhardene saldırdıysada,ağır bir yenilgile uğradı,Kadı Burhanet- tine sığındı.Kadı Burhanettin,Erzincanın yönetimini,kendisine yardım eden Ahmet beye verdi.Ahmet beyin kardeşi Kara Yülük Osman da Kadı Burhanettinin hizmetine girdi ve onun buyruğu ile Şebinkarahisarı fethetti.Ancak sonradan Kadı Burhanettin ile araları açıldı ve onu öldürttü (1398 ).Kadı Burhanettin,merkezi Sivas olan "Kadı Burhanettin " devletinin (1381 - 1398) kurucusudur. Karayülük Osman daha sonra Sivası kuşattı isede,kendisine müdahale eden Osmanlı kuvvetlerine yenildi.Önceleri düşmanı olan Mutaharteye sığındı.Arkasından Timur'a bağlandı.Onun Anadolu seferine katıldı.Hizmetlerine karşılık kendisine Malatya verildi. Timur'un yanında Ankara savaşına (1402) katıldıktan sonra,bütün Diyarbekir yöresi ona bırakıldı.Burada Akkoyunlu devletini kurdu (1403 ).Zamanla, Mezopatamya,Doğu Anado- lu ,Irak-ı Acem ve Irak-ı Arap ile,Horasan dışında tüm İran ,Akkoyunlu egemenliğine gir- di (Acem :Arapların,Araplar dışındakilere verdikleri lakap). Doğu Anadolu ve çevresinin tarihi böyle uzayıp gidiyor.Günümüzdede alınması gereken ibretler olduğu için,yazmaya devam ediyorum. Karayülük Osman,1435 tarihine kadar önce Timur'a,sonrada onun oğlu Şahruh'a bağlı kaldı.Bu arada Mısır Memlük hükümdarları ve Osmanlılar ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştı.Ölümünden sonra (1435 ),yerine geçen Ali bey,yine Timurlular ile Memlüklülere bağlı kalarak ülkesini yönetmeye çalıştı. Ancak dönemi karışıklıklar içinde geçti.Karakoyun- lulara ve Mardin valisi olan kardeşi Hamza beye yenildi.Önce Osmanlılara ,sonrada mem- lüklülere sığındı.Yerine geçen Hamza bey,ülkenin birliğini sağladı.Onun ölümünden sonra yerine geçen oğlu Ali bey kısa sürede başarısız oldu ve yerini küçük kardeşi Uzun Hasan aldı.Batıda 1473 tarihinde Otlukbeli savaşında Osmanlılara yenilen Uzun Hasan,Gürcis- tan veİranda yaptığı savaşlar ile ülkesini imparatorluk yapmayı başardı.Devletinin baş- kentini Diyarbekirden,Tebriz'e taşıdı.Ülkesinin her yanında görev verdiği Şehzadelerine adeta bağımsız beylik hakkı tanıması,dolayısı ile devletinin kabile ve aşiret devleti haline getirilmesi,ileride imparatorluğun çöküşünü hazırladı.Uzun Hasan ölünce (1478) yerine geçmek isteyen oğulları arasındaki savaşı,Sultan Yakup kazandı.Onun döneminde Şiiler arasında huzursuzluk arttı.Sultan Yakup,ayaklanmaları bastırdı.Safavilerden Şeyh Haydar'ın ayaklanmasıda bastırıldı ve kendisi öldürüldü.Sultan Yakupun ölümünden sonra sırası ile Baysungur (1491-14929,Uzun Hasanın torunu Rüştem (1492-1497 ),Ahmet (1497),Elvent (Azerbaycanda 1497-1504),Muhammet Mirza (Yezd de 1497-1499),Murat (Şirvanda 1497-1508) ,hükümdar oldular.Ancak bunların hemen hepsi kendi yakınları ile savaştı.Ülkede dirlik düzenlik kalmadı.Sonunda Safavi hükümdarı Şah İsmail,Akkoyunlu devletine son verdi.Ele geçen Akkoyunluları öldürdü.Şah İsmailin elinden kaçanlar,Os- manlı ülkesine sığındılar.Bunlar Osmanlıların İran ile yaptığı savaşlara katıldılar.Göçebe oldukları içinde,zaman zaman Osmanlılara karşı ayaklandılar. Türk - Moğol saldırısının neden olduğu korkunç yıkımdan yararlanan Akkoyunlu beyleri, uzun süre etraflarında topladıkları kimseleri geçindirebilmek için,yada bir yurt elde etmek amacı ile türlü yollara başvurdular.Kimi devletlerin buyruğunda para yada ganimet karşılığında çalıştılar,katıldıkları savaşlarda amansızca etrafı yağmalamaktan çekinmediler. Akkoyunlu devleti ancak Uzun Hasan yönetiminde gerçek bir devlet niteliği kazandı.Uzun Hasan,kendinden önce bu bölgelerde egemen olan Karakoyyunlu,Celayir ve Timur devletlerinin yönetim şeklini benimsedi.Askeri örgütlemede ise Osmanlıları örnek aldı.Bunun yanında göçebe unsurları yerleşik duruma geçirmek için,sonradan "Hasan bey kanunları" adıda verilen arazi kanunlarını çıkardı.Bu kanunlar Doğu Anadoluda Osmanlılar tarafındanda uygulandı. Sanat:Doğu ve güney doğu Anadoluda 14. ve 15.yüzyıllarda egemen olan Akkoyunluların sanat ve mimari yapıtları çok çeşitli özellikler gösterir.Yöresel coğrafya ve iklim özellikleri,yaşama biçimi ve değerler,İran ve Mezopatamya ile siyasal,toplumsal,eko- nomik,ve kültürel ilişkiler,sanat ve mimarlığı biçimlendiren önemli etmenlerdir.Akkoyunlu- ların Anadolu ve Anadolu dışında egemen oldukları yerleşme merkezlerindeki yapılar incelendiğinde,yapı üretiminin önemli boyutlara ulaştığı görülür.Bunlarda zorunlu etkin- likleri karşılayıcı niteliktedir.Doğudan ve güneyden gelenlerle,Anadolulu sanatçılar bir arada yapı üretmiş,geleneklerini kaynaştırmışlardır.Buna karşılık bölgesel gereçlerin yeğ- lendiği,Selçuklu ve Artukoğulları dönemlerinden beri geliştirilen eski tasarımların kullanıl- dığı örneklerde vardır.Gene bu dönemde,yer yer Anadolu Türk mimarlığının gelişim çiz- gisi içersinde,tasarım ve bezeme açısından özgün örneklerede rastlanmaktadır.Saray çevresi dışında,değişik yörelerde egemen olan Akkoyunlu soyundan beylerin,bulundukla- rı yörelerde güçleri oranında,başta mimarlık olmak üzere çeşitli sanatsal etkinlikleri des- tekledikleri görülmektedir.Dönemin önemli merkezlerinden biri,bir süre başkent olan Diyarbakır,diğeri ise Mardindir.Bunlara aynı yoğunlukta olmamakla beraber,Hasankeyf, Urfa,Ahlat,Harput,Çemişkezek,Erzurum,Bayburt ve diğerleride eklenebilir.Uzun Hasan döneminde başkentin Diyarbakırdan Tebrize taşınması yapı üretimini etkilemiş,önemli merkezler dışında Anadoludaki Akkoyunlu yapıları azalmıştır. Akkoyunlu sanatının bir başka özelliği,15. ve 16.yüzyıllarda gelişen Osmanlı mimarlığı ile özellikle dinsel yapılarda,biçimsel açıdan koşutluklar göstermesidir.Buna bağlı olarak,de- ğişik bölgelerde gelişen iki sanat arasında yakın ilişkiler olduğu söylenebilir.Osmanlı belgelerinde Akkoyunlu yapıtlarını açıklığa kavuşturacak çok zengin bilgiler bulunmakta- dır.Başta Diyarbakır ve Mardinde olmak üzere zengin vakıfları bulunan bir çok Akkoyunlu yapıtının geçirdiği aşamalar belirlenebilmektedir.Bu belgelerde dikkati çeken bir nokta,ya- pıların işlevlerine ilişkindir.Belgelerde yapılardan "Zaviye ve Mescit","Zaviye ve Türbe vs. biçiminde söz edilmesi,bunların birbirine yakın işlevleri üstlendiklerini ortaya koymakta- dır.Bu arada Değişik işlevlerde yapılardan oluşan külliyelerde vardır. Devletin ilk merkezi olan Diyarbakırdaki camiler,küçük gösterişli,plan,bezeme ve taş işçiliği ile önemli örneklerdir.Ayniminare camisi(1489),yan mekanlı ilk Osmanlı camileri planında yalın bir yapıdır.şeyhmatar camisi (1500),yöresel özellikte ak-kara taş- tan yapılmıştır.Minaresi,4 sütuna oturan gövdesi ile bu türde tektir.Nebi(Peygamber) ca- misi(15.yüzyıl) yanlara doğru genişletilmiş tek kubbeli yapılara ilginç bir örnektir.Burada kubbe,yanlarda beşik tonozlarla genişletilmiştir.Yanlara doğru gğenişletilmiş planın daha gelişmiş bir örneği,Safa (İpark) camiinde görülmektedir(15.yüzyıl ortaları).Burada sekiz ayağa oturan merkezi kubbe,yanlara doğru ortada tonoz,köşelerde küçük kubbelerle genişletilmiştir.Bu durum Osmanlılardada koşutluklar gösterir.Şeyhsafa medresesi (Musli- hittin medresesi) 15.yüzyılın ortalarında,tüm birimlerin ince,uzun bir dikdörtgen plan üze- rinde toplanması ile,klasik medrese örneklerinden ayrılır. Safa camisindeki çiniler ve taş işçiliği ise,Akkoyunluların bu sanatlardaki yetkinliğini gösterir.Bunların yanısıra Diyarbakır surlarındaki yazıtlarda,Akkoyunlu dönemine ait önemli örneklerdir. Akkoyunlu mimarlığının önemli merkezlerinden biride Mardindir.Kaledeki Akkoyunlu cami- sinden(15.yüzyıl ortası) bugün yalnızca minare kaidesi kalmıştır.Kale camiside üslubu ile 14.yüzyil ilk yarısına tarihlenir.Akkoyunlu döneminin yöredeki en anıtsal yapıtı Sultan Kasım medresesidir (1487-1502).Yapı,iki katlı medrese,cami ve türbesi ile,kapalı bir külliye oluşturur.Renkli taş bezemeler,taçkapının bulunduğu ana yüzün düzenlenişi,güne- yin etkisini yansıtır.Sultan Hamza zaviyesi türbesi(1438-1439),yivli kubbeyi dıştan çevre- leyen haç biçimi dört tonozlu örtü düzeni ile,Cihangir zaviyesi-türbesi(15.yüzyıl ikinci yarısı) tonozlu bir hol ve tonozlarla yanlara açılan uzun bur mekandan oluşan planı ile bu yapı türünün ilginç örnekleridir. Mardin yakınındaki Hasan Keyf'te de bu döneme tarihlenen yapılar bulun- maktadır.Dicle kıyısındaki Zeynelbey türbesi(15.yüzyıl 3.çeyreği),tuğla örgülü yuvarlak gövdesi,kubbe biçimi,firuze,siyah ve sarı renklerde çini mozaik bezemeli taç kapısı ile,bir biçim denemesi olarak nitelenebilir.Dönemin önemli merkezlerinden olan Ahlattaki Emir- bayındır kümbetide(1492),türbe mimarlığının önemli örneklerindendir. Bayburtun Çakılyolu(Sünür) ve Demirözü bucağına bağlı Gökçedere (Eski Pulur) köylerin- dede Akkoyunluların erken ve geç dönem mimarlığına ışık tutan önemli örnekler bulun- maktadır.Bu yörede Akkoyunlu üslubu,Osmanlılar dönemindede etkisini sürdürmüştür. Gökçederedeki camii,medrese,hamam,han imaret ve konukevinden oluşan Feratsat külliyesinin imaret,konukevi,ve han yapıları bugüne ulaşamamıştır.Cami (1517) genel tasarımı ile tek kubbeli Osmanlı camileri üslubundadır. Ancak ana yapıdan dışa taşan son cemaat yeri ve tuğla örgülü minaresi değişik özellikler gösterir. L planındaki beş bölümlü medrese,avluya açılan kapı ve pencere kemerleri farsça yazılıdır.Odalardaki nişlerle süslü ocaklar ilginçtir.Çayıryolu köyündeki Kutlubey camisi (14.yüzyıl ikinci yarısı), yalın görünüşe karşılık,içte ahşabın değişik biçimlerde değerlendirilişi ile dikkat çeker.1550 tarihli onarım yazıtı,Türk yazı sanatının önemli örneklerinden biridir.Cami,medrese ve türbeyle birlikte külliye oluşturur.Demirözü bucağına bağlı Çatalçeşme köyündeki Akko- yunlu yapısı olduğu sanılan cami,bitkisel ve geometrik motiflerle bezeli,mukarnaslı mih- rabı ile dikkat çeker. Akkoyunluların egemen olduğu yörelerde koç biçimi pek çok mezar taşı bulun- muştur.Bunların kimi ayakta,kimi tek parça taştan kaideli olarak yontulmuş,kimileride uzanmış durumdadır.Bunlar,koç olgusunun islamlığın kabulünden sonrada sürdüğünü göstermektedir. Avrupada Uzun Hasan " Küçük Türk ",çağdaşı Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet, " Büyük Türk " olarak tanınırlardı.1467 tarihinde Çapakçur meydan muharebesi- ni kazanarak,Karakoyunlu İmparatoru Sultan Cihan Şah'ı yenip öldürmüş,29 Ocak 1469 tarihinde Azerbaycan'da Mahmutabat meydan muharebesini kazanarak Timurlu impa- ratoru Sultan Ebu-Said Mirza'yı öldürmüş,böylece İran İmparatorluk tacı,tartışmasız Uzun Hasana geçmiş,Yakın Doğuda kuvvetler muvazenesi,Akkoyunlu lehine alt üst olmuştur. Oncak Osmanlı İmparatorluğu ile güç yönenden karşılaştırmak gerekirse,çok zayıf kalı- yorlardı.İki büyük Türk devleti devamlı olarak rakip durumdaydılar.Akkoyunlular,fethet- tikleri büyük ülkelerin güç kaynaklarını eline geçirmiş olmakla beraber Uzun Hasan,büyük bir imparatorluğun icap ettirdiği ince devlet teşkilatına sahip değildi.Osmanlı imparatorlu- ğu ile ilişkileri yoğun olduğundan,konuya fazla girmeder sadece enteresan bazı kısımlarına değinmek istiyorum. Uzun Hasan'ın Osmanlı imparatorlağuna karşı cürreti 1469 tarihinde son haddini bulmuş- tu.Daha 1459 tarihinde İstanbula Fatih Sultan Mehmet'e,yeğeni Murat Mirzayı elçi ola- rak göndermiş,kendisinin Timurun varisi olduğunu,dolayısı ile Çelebi Sultan Mehmetin Timura sonrada oğlu Şahruha verdiği vergi ve hediyelerin ,bundan böyle kendisine veril- mesi icap ettiğini bildirmişti.Hislerini belli etmeyen Fatih Sultan Mehmet,Murat Mirzaya yakında bizzat Doğu Anadoluya gelip aradaki tüm sorunları halledeceğini söylemekle yetinmiştir.Şüphesiz Uzun Hasan,Fatih'i Anadoluda Akkoyunlular aleyhine fütuhattan menetmek istemiştir.Fakat bilindiği gibi tam aksi olmuştur.Fatih Sultan Mehmet süratle Karaman meselesini halletmiştir. Otlukbeline takaddüm eden günlerde Tebriz imparatorluk sarayı,İstanbul ve Kahire saraylarının ihtişamına yaklaşıyordu.Uzun Hasan,tımarlı sipahi teşkilatını Osmanlılardan alarak büyük bir hamle yapmıştı.Başdöndürücü Rumeli fütuhatının tımarlı sipahiler ta- rafından yapıldığını biliyordu.Aynı zamanda,gene Osmanlıları taklit ederek,göçebe Türkmenleri iskana başlamıştı.Arazi ve teşkilat kanunu yaptırdı.Daha öncede bahsedildiği gibi "Hasan Padişah Kanunları " denen bu kanunlar,tatbik edildikleri ülkelerin şartlarına o derece uydular ki,15.asırda Doğu Anadoluda Osmanlılar bile bunları yürürlükten kaldır- madılar.Akkoyunluların yerine geçen Safavilerde,bu kanunları örnek aldılar.Akkoyunlu hassa askerleri, Osmanlılarda olduğu gibi tımarlı değil,maaşlı idi.Akkoyunlu bayrağı beyaz renkteydi.Uzun Hasan, Akkoyunlulardan ilk defa " Sultan=İmparator" ve "Padişah= Büyük imparator"ünvanlarını takınan hükümdardır. Uzun Hasan,gerek saray teşkilatını,gerek askeri teşkilatını Osmanlılardan almakla bera- ber,Osmanlı teşkilatının ancak taklitçisi durumunda kaldı.Osmanlı İmparatorluğunun merkeziyetçi idaresine sahip değildi ve olamazdı.Merkeziyetçi idare kurmaya vakit bula- mamıştı.Akkoyunlu imparatorluğu,feodal karakterde idi,yani tam bir ortaçağ devleti idi. Sonra Akkoyunlularda,Osmanlılarda olduğu gibi,saltanat ve veraset meseleleri kesin hü- kümlere bağlanmamıştı.Bayındır hanedanına mensup bütün şehzadeler,imparatorluğun müşterek sahipleri sayılıyordu.Uzun Hasan bunların adeta temsilcisi durumunda bulunu- yordu.Şehzadeler,pek geniş eyaletlerin başında,birer hükümdar gibi hüküm sürüyorlardı. Akkoyunlu devletinin en büyük zayıflığı,merkezi idare kuramamış olması idi.Halbuki Os- manlılarda Divan-ı Hümayunun gönderdiği basit bir name,imparatorluğun en uzak köşesinde dakikası dakikasına tatbik edilmekteydi.Osmanlı padişahı ve divanı(Hükümeti) üzekrinde,yanında ve altında hiç bir kuvvet tasavvur bile edilemezdi. Burada; zamanımızdaki yerel yönetimleri güçlendirmenin faydalarının ve zararlarının çok iyi tesbit edilmesinin önemle tartışılması gereği ortaya çıkıyor.İbret verici bir durumda,bu iki büyük Türk imparatorluğunun hasım olması için,Avrupalı devletlerin gösterdikleri aşırı çabalardır.Avrupa müttefik donanması,Pietro Mocenigo'nun komutasında Silifkeye yanaş- mış,Karamanoğlu Kasım beye mühim miktarda silah ve harp levazımatı vermiştir(Hammer 3.cilt,178-9).Kıreli yenilgisinden sonra Uzun Hasanın Venedik daimi sefiri,Hacı Mehmet vasıtası ile Akkoyunlu-Venedik ilişkileri,Osmanlı aleyhine en yüksek seviyede tutuluyordu. Başka bir elçide Uzun Hasanı Roma ve Napolide temsil ediyordu.Venedik te Catherino Zeno'yu bu sıralarda Tebriz'e daimi elçi olarak göndermişlerdi.Aralarındaki son müzakere- lerde Akkoyunlular ve Avrupalı müttefikleri Osmanlılara Anadolunun Marmara ve Ege kıyılarını bırakmaya karar vermişlerdi.Bu karar,şüphesiz Kıreli zaferinin tesiri ile olmuştur. Ancak cehennemi Otlukbeli anı yaklaşırken,müttefikler gene Osmanlıların mutlaka yok edilmelerinin hayallerini kuruyorlardı. 1473 Ağustosunda ateşli silahlar,eğitilmiş ordu faktörü,her yönü ile zengin osmanlı ordusunun Otlukbelinde,Akkoyunlu ordusunu hezimete ve ağır yenilgiye uğratmaları sonucunu ortaya koydu. Uzun Hasan,muharebeyi kaybettikten sonra,bu kaybı talih ve tesadüfün sevkine yorup, kendi kendini aldatmak ve hatalı yoluna devam edip,imparatorluğunu büsbütün kırdırmak yoluna gitmemiş,Osmanlı şevket ve kudretinin gerçek sebeplerini kavrıyarak,bir daha hayatının sonuna kadar Osmanlılara sataşmamak için azami gayreti göstermiştir.Bu husus ölürken oğullarına; "Osmanoğlu ile asla muharebe etmiyesiz"Neşri,228 b." şeklindeki vasiyeti ile sabittir.Oğulları,bu akılcı nasihati tutmuşlardır. Uzun Hasanın ölümü ile Akkoyunlular krize girdiler. Azerbaycanda Türk Safevi- ler,şii Türkmenlerce önder kabul edildiler.Sultan Ahmet Göde zamanındada Akkoyunluların gerekli düzenleme çalışmaları netice vermedi.Feodal yapısı ile İran adeta Ortaçağı yaşı- yordu.Prensler Göde'yi öldürdüler ve her prens kendi eyaletinde hüküm sürebileceğini sandı.Safevilerden Şah İsmail; Akkoyunlular devletini ortadar kaldırıp,İran Şahı ünvanını aldı.Şii mezhebi,Şah İsmail tarafından,kan ve ateş ile yayılmaya başlayınca,yüzbinlerce Akkoyunlu Türkmeni (Sünni) Anadoluya geçti.Şii Türkmenler İrana kaydılar.Sünni Osmanlı ve doğuda Afganlıların baskıları sonucu zorlandılar.Afganlılar 18.yüzyılın başlarında Emir Mir Mahmut (Kandaharlı) komutasında kuvvetler ile 1709 tarihinde İrana sürekli saldırdı- lar ve 1722 tarihinde İsfahanı ele geçirip,Şah ünvanı aldılar.Safevi hanedanına son verildi Horasan sınırından gelip,Afgan soylu 3. Abbası yenen Nadir,kendisini Şah ilan etti. Nadir Şah büyük fetihlere girişti.Hazar ülkesini,Mezopatamyayı,Hindistanı işgal etti.Delhi- ye kadar ilerledi.Hind-Türk imparatorluğunu haraca bağladı.Türkistanı işgal etti.1747 ta- rihinde katledildi.Bu tarihten sonra bir çok hükümdar iktidar oldu isede,zayıf yönetimler ortaya koyabildiler.Daha sonra Türk boyu Kaçarlar,önderleri Ağa Muhammet Şah tara- fından toparlanarak 1925 tarihine kadar sürecek olan İran hükümdarlığı hanedanını 1786 tarihinde kurdu ve ilk hükümdar oldu.1921 Şubatın 21.de Rıza Hanın komutasındaki Ka- zaklardan kurulu muhafız alayı bir darbe yaptı ve yeni bir hükümet kuruldu.Rıza Han 1925 Aralığında Kral ilan edildi.25 Nisan 1926 tarihinde Rıza Şah Pehlevi adı ile tahta çıktı. İngilizler,Ruslar,Amerikalılar ve Fransızlar iktisadi yayılmacılık alanı olarak İranda da ken- dilerini gösterdiler. Tarihten ibret almamız gereken en acı gerçek; "İnsanlık tarihinde uluslaşmadıkları için birbirini kıran,Türklerin dışında başka bir kavimler topluluğu yok gibidir." MİLLET NEDİR (Diyarbekirli Ziya ) Türk Sosyoloğu Ziya Gökalp'ın "Millet Nedir " başlığı altında,1922 tarihinde kaleme aldığı yazıyı aynen alıyorum. "Milletin ne olduğunu anlamak için,evveliemirde ne olmadığını tetkik etmek lazım- dır. 1- Millet,evvela,Coğrafi bir zümre değildir.Mesela "İran " dediğimiz zaman,bu memleketin yalnız İran milletini muhtevi olduğunu zannetmemelidir.Orada,İranilerden başka,birçok Türkler ve Kürtlerde vardır.Bunun gibi Arabistanda da bütün nüfusun Arap olduğunu zannetmek hatadır.Gerek Suriyede ve gerek Irakta bir çok Türkler vardır.Anadoluda bir çok Kürt aşiretleri ve köyleri bulunduğu gibi,ekseriyeti Kürt olan mahallerde de umu- men Türk bulunan şehirlerden başka bir çok Türk köyleride vardır.O halde hiç kimse mensup olduğu ülkeye nisbetle milliyetini tayin edemez. 2-Millet,saniyen ırk ve kavmiyet demekte değildir.Cemiyetler,kablettarih zamanlarda bile ırken saf ve kavmiyetçe halis değildiler.Muharebelerde esir alma,temsil ve temessül,mu- haceretler,kız alıp vermeler daima milletleri birbirlerine karıştırmıştır.Kablettarih zamanlar- da bile,saf bir ırk mevcut bulunmaz ise,tarihi devirlerdeki kavmi hercü merçlerden sonra, artık saf bir kavmiyet aramak abes olmaz mı ?. Esasen içtimai hasletler uzvi verasetle in- tikal etmediği,yalnız terbiye ile intikal ettiği için,ırkların seciye noktai nazarında hiç bir ro- lüde yoktur. 3-Millet,salisen bir imparatorluk dahilinde müşterek bir siyasi hayat yaşayanların mecmuu da değildir.Mesela Osmanlı imparatorluğunun umum tebaasına Osmanlı milleti namı ver- mek hata idi.Çünkü,bu haritanın içinde müdeaddit milletler vardı. 4-Millet,rabian bir adamın kendisini keyfine ve menfaatine tebean mensup addettiği herhangi bir cemiyette değildir.Filhakika,fert zahiren kendisini şu yahut bu millete mensup telakki etmekte hür zanneder.Halbuki fertte böyle bir hürriyet yoktur.Çünkü insandaki ruh,duygularla ,fikirlerden mürekkeptir.Yeni ruhiyatçılara göre,hissi hayatımız asıldır. Fikri hayatımız ona aşılanmıştır.Binaaleyh,ruhumuzun normal bir halde bulunabilmesi için, fikirlerimizin hislerimize uygun olması lazımdır. Fikirleri hislerine tevafuk ve istinat etmeyen bir adam ruhen hastadır.Böyle bir insan hayatta mes'ut olamaz.Mesela ,hissen dindar olan bir genç,fikren kendisini dinsiz telakki ederse,ruhen muvazeneye malik olabilir mi ?.Bunun gibi bizde hislerimizle muay- yen bir millete mensubuz.Bütün duygularımız o milletle müşterektir.Demekki her ferdin milliyeti,onun keyfine,iradesine tabi bir şey değildir.Çünkü,milliyet de,harici bir se'niyettir.İnsan milliyetini taharri ve tetkik ile keşfedebilir.Fakat bir fırkaya girer gibi, sırf iradesi ile şu yahut bu millete intisap edemez. O halde millet nedir ?. Coğrafi,ırki,siyasi,iradi kuvvetlere tefevvuk ve tahakküm eden başka ne gibi bir rabıtamız vardır?. İçtimaiyat ilmi gösteriyor ki,bu rabıta,terbiyede,harsta,yani duygularda iştiraktir.İnsan, en samimi ,en deruni duygularını (ilk terbiye) zamanında alır.Daha beşikte iken işittiği nin- nilerle ana dilinin tesiri altında kalır.Bundan dolayıdır ki en son sevdiğimiz lisan ana dilimiz- dir.Ruhumuza vecd veren bütün dini ,ahlaki,bedii duygularımızı bu lisan vasıtası ile almışız. Zaten ruhumuzun içtimai kısmı bu dini,ahlaki,bedii duygulardan ibaret değilmidir?. Bunları çocukluğumuzda hangi cemiyetten almış isek,daima o cemiyet içinde yaşamak is- teriz.Başka bir cemiyetin içersinde yaşamak için bize en büyük menfaatler temin edilse de oraya gitmek istemeyiz.Çünkü zevkimiz,vicdanımız,insiyaklarımız hep terbiyesini aldığımız cemiyetle müşterektir.Biz ancak onun içersinde yaşamakla mes'ut olabiliriz.Ondan ayrı- lıpta,başka bir cemiyete intisap edebilmemiz için yalnız bir şart vardır.Bu şart,çocuklukta almış olduğumuz terbiyeyi ruhumuzdan çıkarıp atmaktır.Bu mümkün olmadığı için,eski cemiyet içersinde kalmaya mecburuz.Yukarıdaki beyanattan anlaşılıyor ki,millet ne coğ- rafi,ne ırki,ne siyasi, nede iradi bir zümre değildir.Millet ,lisanen müşterek olan,yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan harsi bir zümredir.Bir adan kanca müşterek bulunduğu insanlardan ziyade,terbiyece ve maderzat lisanca müşterek bulunduğu insanlarla beraber yaşamak ister.Çünkü insani şahsiyetimiz bedenimizde değil ruhumuz- dadır.Maddi meziyetlerimiz ırkımızdan geliyorsa,manevi meziyetlerimizde,terbiyesini aldığımız cemiyetten geliyor.Büyük İskender diyor ki ;Benim hakiki babam "Filip " değil, "Aristo"dur.Çünkü ,birincisi maddiyatımın,ikincisi maneviyatımın tevellüdüne sebep ol- muştur.İnsan için maneviyat,maddiyattan mukaddemdir.Bu itibarla milliyette secere aranmaz.Yalnız terbiye aranır.Bir fert hangi cemiyetin terbiyesini almış ise;onun mefku- resine çalışabilir.Çünkü,bu çalışmaktan,büyük bir vecd ve saadet duyar. İnsan,terbiyesi ile büyüdüğü bir cemiyetin mefkuresi için kolayca hayatını feda edebi- lir.Fakat,zihnen kendisini mensup addettiği başka bir cemiyet için feda edemez.İnsan terbiyece müşterek bulunmadığı bir cemiyet içinde yaşarsa bedbaht olur.Son zamanlar- daki tecrübemiz bize gösterdi ki mefküre şe'niyetten doğmuşsa mucizeler göstermeye kadirdir.Fakat şe'niyetten doğmayan bir mefkure de,sahibi için son derece muhliktir.Çün- kü bu hal ,daima fikirlerle hislerin ruh içersinde çarpışmasını mucip olur.Böyle bir hal insanı intihara,teverrüme,tecennüne kadar sevkedebilir.Halbuki şe'niyetten doğan bir mefkure,hasta ruhlara şifa,bozuk sinirlere metanet verir.Mesela,ırkan Türk olmadığı halde terbiye ve hars noktai nazarından tamamile Türk ruhuna malik ve saadetlerimiz gibi, felaketlerimizede ortak olan bir çok dindaşlarımız vardır.Hatta bunlardan bir kısmı milli mücadelelerimizde pişvalık ederek fiilen büyük fedakarlıklar göstermişlerdir.Aldıkları ter- biye dolayısı ile bunlar Türk cemiyetinden başka hiçbir mefkure için çalışamazlar.Bunları Türklüğün haricinde saymak milliyetin ilmi mahiyetini bilmemekten ileri gelir.Yine mesela, Diyarbekir şehrinde oturan ahali ta Selçukiler ve Artukoğullarından beri Türk'tür.Sonra- den harzem Türkleri,Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmenleride gelerek bu Türklüğü arttırmışlardır.Tarihi malümat,binlerce şairlerin divanlarıve camilerle surlardaki kitabeler olmasa da,şehrin lisanı,ahlak ve adabı gösteriyor ki Diyarbekirliler Türk'tür.Buradaki hars en zengin Türk harsıdır.Halkiyata dair topladığımız masallar,şarkılar,darbımeseller,ilh.... buna şahittir.Diyarbekirin kadim senekesi Türk olduğu gibi,bir kaç batın evvel filan aşiretten yahut kaızadan gelerek buradaki Türk harsına göre terbiye almış ve ana dili olarak ilk çocukluğunda Türk lisanı ile konuşmaya başlamış olan umum fertler de Türktür. Görülüyor ki milliyetin tayini,keyfe tabi bir mesele değil,ilmen halli lazım gelen bir meseledir.Ben gençliğimde ilk defa tahsil için İstanbula gittiğim zaman,bu ilmi tahkika- ta başlamak mecburiyetinde kaldım.Çünkü orada eskiden kalmış uena bir itiyada tebean,bütün Karadeniz ahalisine Laz,bütün Suriyelilere ve Iraklılara Arap,bütün Rumeli halkına Arnavut dedikleri gibi,bizim gibi vilayeti şarkiye ahalisinden bulunanlara da Kürd milliyetini izafe ettiklerini.O zamana kadar kendimi hissen Türk sanıyordum.Fakat bu zannım ilmi bir tahkike müstenit değildi.Hakikati bulabilmek için, bir taraftan Türklüğü, diğer cihetten Kürdlüğü tetkike başladım. Evveli emirde lisandan başladım.Diyarbekirde ana lisan Türkçe olmakla beraber,her ferd biraz Kürdçede bilir.Lisandaki bu ikilik iki suret- ten biri ile izah edilebilirdi.Ya Diyarbekirin Türkçesi bir Kürd türkçesiydi,yahut Diyarbekirin Kürdçesi bir Türk kürdçesiydi. Lisani tetkiklerim gösterdi ki Diyarbekirin Türkçesi Bağ- dattan ta Adanaya, Baküya, Tebrize kadar imtidat eden tabi bir lisandan, yani Akko- yunlu ve Karakoyunlu Türklerine mahsus bulunan Azeri lehçesinden ibarettir. Bu lisan- da hiç bir sun'ilik yoktur. Binaenaleyh, Kürtlerin tahrif ettiği bir Türkçe değildir. Diyar- bekir lisanının Azeri Türkçesi olması, şehirlerin Osmanlı hükümetinin tesiri ile Türkçe konuştuğu iddiasınıda esasında çürütür.Çünkü öyle olsaydı , bu şehirlerde konuşulan lisanın Osmanlı lehçesi olması lazım gelirdi. Diyarbekirlilerin mahdut kelimelerden mürekkep olarak söyledikleri Kürtçeye gelince, bu lisanın köylerde konuşulan fasih Kürtçeden farklı olduğunu gördüm. Kürtçe Farısi- nin akrabası olduğu halde, Kürtçede hem " Tezkir " ve "Te'nis ", hemde Arabçada ve latincede olduğu gibi " İ'rab " vardır. Demekki Kürtçe, Türk lisanına nisbetle daha mürekkep, daha karışıktır. Türkler kendi lisanlarında Tezkir, te'nis, i'rab gibi ahvale müsadif olmadıklarından, Kürtçenin bu gibi hususiyetlerine nüfus edememeleri iktiza ederdi. Filhakika, vakıalar bu suretle cereyan etmiş, Diyarbekirliler Kürtçenin tezkir, te'nis, i'rab kaidelerini tamamı ile hazfedip, Kürt nahvını Türk sarfına uydurarak sun'i bir Kürtçe icat etmişlerdir.Bu Kürtçeye "Türk Kürtçesi " namını vermek gayet doğru olur.Lisaniyet noktai nazarından gayet mühim olan bu vakıa, Diyarbekirlilerin Türk olduğuna en büyük bir delildir. Bundan başka Diyarbekirliler bu lisanı yalnız Kürtlerle konuştukları zaman kullanırlar.Kendi aralarında yalnız Türkçe konuşurlar. Diyarbekirlilerin güya bildikleri bu düzme Kürtçenin kelimelerine gelince, bunlarda gayet mahduttur. Bu sebeple, boşlukları Türkçe kelimelerle doldururlar. Zaten bir çocuğun bildiği Kürtçe kelimeler "gel,git "gibi bir kaç tabire münhasırdır. Diyarbekirlilerin Türk olduğunu ispat eden delillerden birisinide mezhep sahasında buldum.Diyarbekirin hakiki ahalisi,umum Türkler gibi Hanefidirler. Kürtler ise umumiyetle şafidirler bu iki alamet-i mümeyyize yalnız Diyarbekir halkına mahsus değildir. Şark ve Cenup vilayetlerimizdeki bütün şehirlerin ahalisi, Kürtçeyi Diyarbekirliler gibi tahrif ederek söylerler ve Hanefi olmak alameti ile Şafii Kürtlerden ayrlırlar. Bunlardan başka, elbise, yemek, bina ve mobilya gibi harsa ve adetlere taalluk eden hususlardada arada derin farklar vardır.Bu alametler bana DiyarbekirlilerinTürk olduğunu gösterdiği gibi, babamın iki dedesinin bir kaç batın evvel Çermikten yani bir Türk muhitinden geldiklerine nazaran ırkan da Türk neslinden olduğumu anladım. Mamafih dedelerimin bir Kürd yahut Arap muhitinden geldiğini anlasaydım, yine Türk olduğuma hüküm vermekte tereddüd etmiyecektim. Çünkü, milliyetin terbiyeye istinat ettiğini de içtimai tetkiklerimden anlamıştım. Zannederim ki bu taharrilerimle yalnız kendim için değil, bütün vilayatı şarkiye ve cenubiye şehirlileri ve şimdiye kadar Türk kalan köylüleri için, son derece mühim bir meseleyi halletmiş oldum. 25 Kanunievvel 1922 GENEL BİR ÇERÇEVE Bazı kaynaklarda Mısırın yerli halkının kökeni, Kuzey Afrika yerlileri ile, Asyadan gelenlerin karışımı olarak belirtilir. Bu insanlar günümüzden 10.000 yıl önce göçebe kavimler olarak buralara yerleştiler ve tarim ile hayvancılığın yapıldığı köyler oluşturdular. Toteme tapan bu insanlar Klanlar halinde yaşarlar, aynı totemden geldiklerine inandıkları için tüm klan üyeleri akraba sayılır ve birbirleri ile evlenmezlerdi. Bütün yetkiler; Barış zamanında en yaşlı klan üyesi, savaş zamanında en gözü pek ve atak olan savaşçı tarafından kullanılırdı. Daha sonraları, mutlak hakim olan Firavun, yüksek devlet memurları, askerler ve rahipler üst sınıfları oluştururlar, en altta nüfusun büyük bölümünü oluşturan köylüler ve zanaatkarlardan oluşan halk vardı. Bu sıralarda Mezopatamya ve yakınındaki Zagros dağlarının yağış alan eteklerinde tarımla uğraşan insanlar vardı. Asırlar sonra Nil, Huang - Hu ve İndüs kıyılarında olduğu gibi, Dicle ve Fırat kıyılarıda yerleşim bölgesi haline geldi. Göçebe kavimler, Basra körfezinden Anadolu yarımadasına, İran yaylasına İndüs vadisine kadar uzanan bölgede önemli ölçüde ekonomik ve sosyal gelişmeler sağladılar(M.Ö.4000 ler). M.Ö. 3500 yıllarında aşağı Mezopatamyaya Sümerlerin yerleştiği görülür.Ufak tefek fakat kuvvetli,geniş yüzlü,sivri burunlu bu insanların Türkistandan geldiği sanılmaktadır. Sümerler, tarihçilerin uygar kavramına layık gördüğü ilk kavimdir.İdari teşkilatları Rahip-Kral başta, sonra senato durumundaki ihtiyarlar meclisi olmasına rağmen halk, her türlü üretim, ticaret faaliyetleri ile zengindi. Dünyada ilk yazı Sümerler tarafından bulunup, kullanılmaya başlanmış, tekerlek icat edilmiştir. Tüm Mezopatamya, Mısır, Suriye, Sümerlerin pazarı durumundaydılar. Sümer ticaret kervanları İndüs vadisine kadar uzanıyorlardı. Ekonomik ilişkiler, Coğrafi bilgileri arttırdı. Ticaret yolları yapıldı. Bu temaslar değişik gelenek, görenek, lisan, bilim,teknik ve kültürel alanda da yoğun alışverişlerin gerçekleşmesi imkanını sağlamıştır. Tarihçiler ve toplumbilimcilere göre uygarlık,en üst gelişme düzeyi, en yüksek kültür düzeyidir.Uygarlığın iki şartı vardır.Birincisi "Şehirleşme ", ikinci şart ise "Hiye- rarşik " bir toplum yapısıdır. Şehir önemli bir nüfusu barındırır.İnsan ilişkilerini, ekonomik,teknik, kültürel, çok yönlü bilgi ve görüş alışverişini sağlıyarak toplumda yaşamayı geliştirir.Hiyerarşik toplum yapısında, herkesin belirli bir görevi ve yeri vardır.Çiftçi, Zanaatkar, memur, işçi, tüccar, idareci, asker vb.gibi. Sümerlerde her kesimin çabaları ile gelişme şartlarını oluşturma iradeleri, hürriyetleri ve istihsal faktörleri vardı. Zamanımızda ise bilgilenme imkanı tüm kesimlere ve en üst seviyede sağlanmalı, en küçük yerleşim mezraları ile en büyük şehirlerde yaşayanların şartları en üst seviyelere çıkarılarak eşitlenmelidir.Ulaşım, haberleşme, bilgilenmede yüksek teknoloji realize edilmeli (Hızlı tren,bilgisayar vs.). Sosyal güvenlik sistemi, genel sağlık sigortası, en üst seviyede eğitim , depreme uygun barınma yaygın bir şekilde toplumu sarmalı. Bu gayret ve çabaların içersinde olan ülkemizde; Sanskrit,soğdak,fars dilleri gibi Asya eskiçağ ortak dilini kök kabul edip, Kürtçe konuşan bir kısım insanlarımızın kökenini Türklere değilde Hurrilere, Kirtilere, Kimmerlere (Prototürk), Medlere (Prototürk) da- yandırma savları, emperyalist devletlerin de çabaları bir araya geldiğinde,anlaşılabilir bir çerçeve ortaya çıkıyor. Etnik ayırımcılık işlevselliği emperyalizmin,en güçlü yoketme aracıdır.katalizör olarak yalan ve yanlışı eklemek oyunun bir parçasıdır . Güçleri yetmez, oyunları bozulur ise, umurlarında olmaz. Emperyal devletler (İngiltere,Fransa,İtalya,İspanya,Portekiz,Amerika,Hollanda vs.); Japonyada, Çinde , Hindistanda, Afrikada, Avusturalyada vs. elde etmek istedikleri menfaatler için, etnik farklılıkları daima kullanmışlardır. Tutsi ve Hutu örneğinde, eski hesapların görülmesi sırasında Tutsiler 1995 senesinde,Hutuların çoluk çocuk,yaşlı ,kadın demeden tek saldırıda 8.000 insanını katlettiler. Yukarıda adı geçen coğrafyalarda kurulan Türk devletlerini,Sümerler ve eski Mısırı ,1990 tarihinden sonra kurulan Türk devletlerinin arasınada İran ve Tacikis- tanı katarak sıralamayı tarihçilere bırakıyorum .Fakat gençlerimizin bilgilerine sunmak için,değerli tarihçi Prof.Dr Anıl Çeçen'in listesini aynen alıyorum. TÜRK DEVLETLERİ imparatorluklar: 1- İskit -Saka İmparatorluğu (M.Ö.6.Asır - M.S.2. asır). 2- Büyük Hun İmparatorluğu (M.Ö.4.asır - M.S. 48). 3- Batı Avrupa Hun İmparatorluğu (374 - 469 ) Devamı 2'de |
|||
|
|
||||
|
|
||||
ANA SAYFA >> TÜRKÜN KİMSEYE KÜSME LÜKSÜ YOKTUR |
![]() |
||
|
Telefon : 0.242.244 64 60 Cep Tel:
0.536.230 43 46
E-Mail :
farukertunc@mynet.com
|
|||